MOR BULUTLAR ALTINDA


Teftika Roman. Daha önce yayınlanan bölümlere "Arşiv" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

Mor Bulutlar Altında - Son Bölüm

Tarih: 21:49 on 3/2/2008

Bu defteri bugün bir daha açmayı düşünmüyordum, ama yine dayanamadım. Anılarımdan aldığım kuvvetle. Gelip masanın başına oturdum. Doktorum yarın gelecekmiş. Solgun varlığıma parlak renkler ekleyecek ilaçların yok mu doktor? Allah rızası için şu fakire bir demet ışık. Yazmaktan vazgeçmeyi düşünüyorum. Hep aynı şeyleri geveliyorum, kendimi tekrarlamaya başladım. Bir boşluğu başka bir boşluğun üzerine çizilen harflerle gidermeye çalışmak çünkü çok anlamsız. Anlam yok. Umut. Yok. Sancı. Bunları böylece yazmak da ayrı bir budalalık. Bu hazin gayret. Boşuna. Yatıp uyursam belki yarın yatağımdan daha iyi bir ruh haliyle kalkarım. Tevekkül. Umut. Şimdilik tutunacak başka bir dalım yok.

 

Gazetede işe başladıktan bir süre sonra hayatımın renginin solmakta olduğunu fark ettim. Coşkularım aşınmış, ağzımın tadı bozulmuştu. Başlangıçta bu durumun düzenli çalışma yaşamına adım atmış olmamla ilgili olduğunu düşündüm. Ama ben işimi seviyor gibiydim. Başka bir nedeni olmalıydı. Ülkenin durumu desem değildi. Çünkü ülke ilk gençliğimden beri üç aşağı beş yukarı aynıydı. Askeri darbe ve ardından gelen Özal iktidarları döneminde palazlanan yeni hakim sınıf kendi alaturka değerlerini medyadaki işbirlikçileri ile birlikte topluma cebren ve alenen kabul ettirmiş durumdaydı. Ülke devasa bir kasabaya dönüşeli çok olmuştu. Ama eskiden en azından tanığı olduğum yozlaşma ve soysuzlaşmayı paylaşabildiğim dostlarım vardı diye düşünmüştüm. Dostluk belki o berbat dönem için çok iddialı bir laftı, en azından benim arkadaşlarım olmalıydı. Sahi benim lisede Kadir adında çok yakın bir arkadaşım olmuştu, değil mi? Ama Kadir dört üniversite değiştirip hiçbirini bitirmeden Kanada’ya göç etmişti. Üniversitede dört güzel yılı birlikte geçirdiğimiz iri insan Sinan benden kaçıyordu. Asıl mesele ayrı şehirlerde yaşamamız değildi. Asıl mesele Sinan’ın uyuşturucu sorunu yüzünden 50 kilo birden vermiş olmasıydı. Sinan beni toz haline getirip koklayabilse belki arkadaşlığımız eskisi gibi olabilirdi. Bu elbette kendi seçimiydi, ben onun din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni değildim. Eski güzel günlerin hatırına, kafalarımız yeniden birbirine denk düşsün diye, ikimiz de bir geceliğine kendi zararlı maddelerimizden feragat etmiştik. Ben sigaradan bir geceliğine esrara geçmiştim. Ve Sinan mütemadiyen toz çekmekten dolayı incelmiş olan burnunu dinlendirmeye karar vermişti. Sinirlerim bozuktu zaten, bir geceliğine de olsa şuursuzluğun rahatlığını yaşamayı ummuştum. Oysa parti başladıktan sonra yüzüme yerleşen yayvan gülümseme çok kısa bir süre içinde yerini midemin isyanına bırakmıştı. Sinan’ın halısına kusup ayılmış, cin tarafından çarpılmış gibi değil de, cin gibi olmuştum. Sinan’ın kafası zaten konuşabilecek kadar dumanlanmamıştı. Kustuklarımı hamarat bir ev hanımı gibi temizleyip oturmuştum. Sevdiği şiirlerden ve birlikte geçirdiğimiz güzel günlerden söz ederek Sinan’ı coşturmaya çalışmıştım, ama nafileydi. Araya bir kez başka yaşantılar girmişti. Eniştemin evine dönmek için kalkıp veda sözleri ettiğimde ağzını açıp tek kelime söylememişti. O sırada hazırlamaya başladığı toz anlaşılan arkadaşlığımızdan daha önemliydi. Öfke içinde söylenerek kapıyı çarpmış, çıkmıştım. İstanbul’a döndükten sonra ben neden yeni arkadaşlar edinmeyeyim ki diye düşünmüştüm. Zaten yeni insanlarla görüşmüyor değildim, bazı iyi çocuklar ve kafa kızlarla sağa sola gittiğimiz oluyordu. Muhabbet derinleşir gibi olunca tüyüp kendi kabuğuma çekilmesem yeterdi. Birilerinin evine gitsem, birilerini evime davet etsem. Olurdu. Sonra Sema, Ilgın, Tümel ve Erdinç dörtlüsüyle tanıştım. Birbirlerine o denli iç içe olmalarına rağmen aralarında herhangi bir sevgililik dalgası yoktu. Bunu iyiye yormuştum. Birbirlerine uymakla da kalmıyor, birbirlerini tamamlıyorlardı. Ve beşinci şahıslarla olan ilişkileri oldukça yüzeyseldi. Sinir olduğum bazı zihniyetlerle dalga geçip eğleniyor ve memleketin halinden dolayı en az benim kadar bunalıyorlardı. Ya da beni çetelerine hiç zorlanmadan dahil ettiklerinde onları öyle görmek istemiştim. Paylaşıldığında hayatın ağırlığı daha kolay kaldırılıyor gibime gelmişti. Başlangıçta aralarında yeni olmaktan kaynaklanan alınganlığım yüzünden biraz kapris yapmıştım, ama bazı sivri yanlarımı şaşırtıcı bir anlayışlılıkla sineye çekmişlerdi. Ben de nihayet biz sözcüğünü gönül rahatlığıyla kullanmaya başlamıştım. Bazen kitaplardan yaptığım uzun alıntılarla kendimce manalı nutuklar çektiğim oluyordu. Dünya bir gün daha iyi bir yer olacaktı. Kanaatimce incir çekirdeğini doldurmayacak konularda alınganlık göstermeye gerek yoktu. Tümel’in bazı iğneleyici sözleri karşısında öfkelendiğim oluyordu, ama kendimi tutuyordum. Arkadaşlarım da benim gibi olsun istiyordum. Çünkü zaten Sartre her insanın hayat karşısındaki duruşu diğer insanlara bir nevi tekliftir gibilerinden bir söz etmemiş miydi? Çetenin elemanları Sartre’ı vaktinde yiyip yutmuşlardı. Kafka’nın kitaplarını geceler boyunca tartışmaktan helak oluyorduk. Sonradan helak olanın sadece ben olduğumu üzülerek fark etmiştim. Marx, Kafka, Freud, Orwell, Einstein, Sweig ve Dostoyevski meğer çetenin diğer elemanları için renkli birer oyun hamuruymuş. Pink Floyd, Doors, Jethro Tull ve Bach yaşamlarımızın fonunda prestijli birer dekormuş. Bunların havası arkadaşlarıma yetiyormuş. Coşkumu dizginleyemediğim ya da aslında böyle bir zorunluluğu aklımdan dahi geçirmediğim için benden sıkılmışlardı. Sıkıldıklarını bana söylemek yerine altıncı şahısların yanında beni küçük düşürmeyi tercih etmişlerdi. Ve ben bunları önemsememiştim. Ve beni uzaklaştırma çabalarını önemsenmediği görünce işi ileri götürmeye karar vermişlerdi. Bana açıkça heyecanımı fazla bulduklarını söylemek yerine. Tutup bir gece sarhoşluklarını bahane ederek fena halde üzerime gelmişlerdi. İlgilendiklerini sandığım için onlara bütün samimiyetimle anlattığım bir sürü şeyi beni taklit ederek ve gülerek yüzüme vurmuşlardı. Onlara güvenerek açtığım eski aşk defterleri ve ailevi meselelerim de birer eğlence konusu olmuştu. Sonradan düşününce en çok sinirlendiğim şey o gece öfkelenmeyi akıl edememekti. Çünkü ben onlara güvenmiştim. Onları kendim gibi bilmiştim. Sadece Erdinç çok ileri gidildiğini düşünüp diğerlerini dizginlemeye çalışmıştı. Ve Sema’nın evinden küskün bir biçimde ayrıldığımda ertesi gün arayıp özür dileyeceklerinden emindim. Çünkü bütün o büyük adamların yazdıkları kitaplar ve müzik aletlerine bulaşmış duyarlıklar insanı çok daha derin ve büyük yapar diye düşünüyordum. Olup biteni sarhoşluk, kitle psikolojisi ve eğlence ihtiyacına bağlıyordum. Ertesi gün arayıp soran olmadı. Ben de nihayetinde karalar bağlayıp oturmadım. Ama o gece yaşadıklarım içimde bir ukde olarak kaldı. Üzerinden kim bilir kaç bahar geçmiş olmasına rağmen oturup bu satırları yazdım.

 

Annemle zaman içinde birbirimize alışmıştık. Uzun çekişmelerden sonra peşimi bıraktığı için dönüp dizlerinin dibinde oturmaya başlamıştım. Akşam evde yarım bir ailenin eksik saadetini yaşıyorduk. Annem çay koyuyordu, ben çayı demliyordum. İlk bardakları birimiz, ikincileri diğerimiz dolduruyordu. Televizyon konusunda bile çoğu zaman uzlaşıyorduk. Uzun ve zorunlu seyirler sonunda annem de haberlere merak salmıştı. İş dönüşü kafam boşalsın diye annemin dizilerini seyretmeye başlamıştım. Babamın sözünü etmemeye dikkat ediyordum. Çünkü benim güzel annem üzülmesin istiyordum. Araba pazarından kazıklanarak aldığım hurda otomobile binip birlikte dedemlere oturmaya gidiyorduk. Ben dedemle tavla oynarken annemle anneannem yeni tanışmış onbeş yaşındaki arkadaşlar gibi keyifle dedikodu yapıyorlardı. Kabuğunu kırmış gibiydi annem, yaşlı ve cefakar anne rolünden galiba sıkılmıştı. Ben işyerindeyken gidip sinemada tek başına romantik komedi türündeki filmler seyrediyordu. Anneannem de romantikti, ama galiba komediden hoşlanmıyordu. Nerde bizim zamanımızdaki aşk filmleri diye söyleniyordu. Anneannem bana kız tavlama yöntemleri konusunda ders vermekten çok hoşlanıyordu. Dedem delikanlı adamın derse ihtiyacı olmaz diyerek anneanneme kızıyordu. Anneannemin anlattıkları büyük ölçüde doğru oluyordu. Sınırlı deneyimimle yurdum kadınlarının elli yıldır hemen hemen hiç değişmediğini anlıyordum. Bunu iyiye yormuyordum. Çünkü doğanın acımasız ve istisnalara itibar etmeyen kuralları vardı. Farklı olduğunu düşünmek işe yaramıyordu. Böyle bir hakkım olmadığını üzülerek görüyordum. Esir düşmüş bir Gulliver gibi sayısız ince telle yere bağlanıp sabitlenmiş durumdaydım. Normlara tabi olmamak gibi bir özgürlük yoktu. Anneannem anlatıyor, annem başıyla onaylıyordu. Altın kurallar vardı. Ama ben başka dünyalar umut ediyordum. Kitaplar yüzünden kişiliğim yumuşayıp pamuklaşmıştı. Ayaklarımın yere sağlam basmadığını fark ediyordum. Yaşı ilerledikçe havaileşen çapkın bir mirasyedi gibi yaşıtlarımın uzağına düşmeye başlamıştım. Çevremdekiler gevşeyip hafifleyince ciddileşiyor, gereksiz bulduğun ciddiyetler karşısında dalga geçmek eğiliminde oluyordum. İşe girip sorumluluk aldıkça dünyaya iyice yabancılaşmıştım. Filmler ve kitaplar başkaydı elbet, gerçekler ve zorunluluklar başka. Bu basit bir gerçekti, annem hatırlatıp duruyordu. Sonra annem birden hastalanınca gerçek dünyanın soğuk yüzüne uzunca bir zaman bakmak zorunda kalmıştım. Annemi kaybettiğim gün dışarıda öyle insafsız bir güneş vardı ki bir güneş ancak o kadar acımasız olurdu. Gidenle kalanların arasındaki boğuk ve gaddar sınırı umarsızca vurguluyordu. Şaşkındım. Ölüm çok şiddetli bir fırtınayla birlikte dökülen sağanak yağmur gibi eğreti olan ne varsa silip götürmüştü. Yüreğimde yoğun bir acıyla birlikte bir gün ölecek olmanın avuntusu vardı. Önemsiz olan şeyler önemsizdi. Ölüm gelip geçici olan ne varsa tutup yerli yerine oturtuyordu. İçim tuhaf bir biçimde boşalmıştı. Annemden kalan boşluk sızlıyor, ama canımı canhıraş bir biçimde yakmıyordu. Ağlayamadığıma üzülüyordum. Babam cenazede düşüp bayılmıştı. Eniştem babamı alıp hastaneye götürmüştü. Ablam hayatında belki ilk kez çaresiz ve şaşkındı. İstanbul’daki en iyi doktorları annemin tedavisi için seferber etmiş olması hiçbir işe yaramamıştı. Yeğenim gelip koltuğumun altına sığınmıştı. Gökte inadına parıldayan güneşe çok sinir olmuştum. Kollarım ve bacaklarım benim değil gibiydi. Cenazenin ertesi günü anneannemin zorla ağzıma sokuşturduğu bir parça ekmeği garipsemiştim. Yaşamsal faaliyetler demek devam edebiliyordu. Daha ertesi günlerde hayat aynen devam edip gidecekti. Oysa ben çocukken bizim yetişkin hayatımızın çok farklı olacağını düşünmüştüm. Bilim ve teknoloji şey olmuştu. Uzay 1999 dizisinde olup bitenler ben otuz yaşıma geldiğimde gerçek olacaktı. Çünkü ben çocukken tarih bilmiyordum. Büyüyünce savaş, hastalık ve ölümlerin nesli tükenmekte olan kelaynak kuşları gibi  korumaya alınacağını sanıyordum. Annemin ölebileceğini aklıma hiç getirmiyordum. Ve savaşlar ve yoksulluk ve yoksunluklar ve binlerce yıl önce dünya üzerinde var olan binbir türlü musibet sürüp gidiyordu. Bilim kurgu dizilerinde hiçbir cenaze kaldırılmadığı ve imamlar ve dahi papazlar olmadığı için annemin ölümüne hazırlanamamıştım. Ben annemin ölümünden önce kelimenin gerçek anlamıyla hiç yalnız kalmamıştım.

 

Bu sabah öyle taşkın bir sevinçle doldu ki içim sinsice çiseleyen yağmura rağmen dışarıya çıktım. İçimde sanki yeni doğan bir günü cıvıldaşarak karşılayan bir serçe sürüsü vardı. Dışarıda arabalara bile şefkatle bakabildim. İnsanlara dikkatle bakınca çevrede meğer ne çok mutluluk varmış diye düşündüm. Kaygısızca gülüşüp şakalaşan üniversitelilere, arabasının tentesi altında huzur içinde uyuyan bebeğe, ıslak güvercinlere yem atan yaşlı amcaya, denizi büyük bir keyifle seyreden çok süslü kadına gülümsedim. Onlar fark etmediler, ama ben mutluydum. Hiç kaza geçirmemiş gibiydim. Arabaların kornalarını söküp şoförlerin kafasında paralamayı hiç düşünmedim. Islandığıma aldırmaksızın sahil boyunca yürüdüm. Zaten yağmur çok geçmeden kesildi. Denizin mutedil çalkantısını, oltaların ucundaki yemleri, iskeleye yanaşan vapurların yana yatmışlığını dostça buldum. Çevrede bir çocuk görseydim, mutluluğumun şerefine ona çok renkli bir balon alacaktım. İçimden balon satan asık yüzlü adama hayatın güzelliklerini anlatmak geçti. Yaşarken insan yaşıyordu. Ölmezse şöyle ya da böyle. Mutlu olabiliyordu. Minibüs durağının köşesindeki tatlıcıdan dedeme tulumba tatlısı aldım. Bakkala ekmek almaya gönderilmiş çocuklar gibi torbayı elimde sağa sola sallayarak eve döndüm. Ben dışarıdayken Doktor Güneş gelmişti. Mutfakta anneanneme yardım ediyordu. Önündeki marulları doğrarken anneannemle pilavın nasıl bir tencerede yapılırsa güzel olacağını tartışıyordu. Anneannem kapı komşusuyla sohbet edermiş gibi rahattı. Bu Doktor Güneş öylesine gönlünü çelerdi ki insanın, araya mesafe koymayı aklına bile getirmezdin. “Ne haber Doktor, aşçılığa mı merak saldın?” dedim. “Baktım ki doktorluğu beceremiyorum, bir tedbir olarak...”, diyecek oldu,  “O nasıl söz evladım, baksana bizim oğlan aslan gibi oldu sayende”, dedi anneannem fasulyenin altını kısarken. “Doktor gerçekten işini biliyormuş” dedim utanarak. Çünkü doktora hekimliği hakkında öyle laflar etmiştim ki, kavgada söylenmezdi. Doktor anlaşılan mesleğiyle ilgili iltifatlara alışıktı. İstifini bozmadan doğradığı marulları salata tabağına boşaltıp evyeden domatesleri aldı. “Ben de bir şeyler yapayım” dedim uyumlu çalışmaları kıskanarak. “Sen git dedenle alakadar ol”, dedi anneannem. Doktor Güneş eliyle ‘hadi, anca gidersin’ işareti yaptı. İsteksiz adımlarla salona yöneldim çaresiz. Dedem suyu kaynamış bir çaydanlık gibi huzurlu fokurtular eşliğinde uyukluyordu. Karşısındaki koltuğa ilişip yaramaz çocuklar gibi salonda meşgul olacak bir şeyler aramaya başladım. Çok geçmeden anneannemle doktor malzemeleri salondaki yemek masasına taşımaya başladılar. Dedemi uyandırıp sofraya oturduk. Yemeklerimizi yerken Doktor Güneş nar ekşisinin salataya neden yakışmadığı anlattı. “Hayır”, dedi dedem, “Aksine fevkalade olmuş”. “Afiyet olsun, yarasın”, dedi anneannem. Üzerimizde fevkalade bir hafiflik vardı.

                       

Yemekten sonra kalkıp odama geçtik. Giderken Doktor Güneş dedeme “Hava ve denizden taarruz biçimlerini haftaya isterim”, dedi. Dedem telaşlanarak “Kitapları depodan çıkarmak icap edecek” diye söylendi. “Ben bilmem”,dedi Doktor Güneş, “Merak ediyorum, elimde değil”. “Sonra bir ara sana müzakere metotlarını da izah ederim o zaman”, dedi dedem. “Neyin taarruzuymuş bu” diye sordum Doktor Güneş’e. “Sen anlamazsın, aramızda”, dedi. Bir tane patlatacaktım ensesine ama önceki hafta ettiğim gereksiz lafları hatırlayınca utanarak  kendimi tuttum. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi “Bakıyorum Varol Bey afiyettesiniz bugün” diyerek kendini yatağımın karşısındaki koltuğa bıraktı. “İyiyim Doktor, sayende” dedim. “İyilik gelip geçer” dedi Doktor. Konuşanın içeride dedem ve anneannemle gülüşüp söyleşen doktorla hiçbir alakası yoktu. “Seni kırdıysam, özür dilerim, hastalık hali” dedim. “Ne kırması, ne özrü”, dedi şaşırarak. “Ben ne bileyim”, dedim. “Yahu ben doktorum, alışığım o tür tepkilere, sen niye kafanı takıyorsun”, dedi. “Takmıyorum, zaten bugün iyiyim”, dedim. “İyilik hallerine güven olmaz” dedi düşünceli bir tonla. “Ne demek yani?”, dedim. “Yani özel olarak senden söz etmiyorum” dedi. “Ya başka kim var ki burada”, dedim. “Beni saymıyor musun?” diye sordu.

-Ama doktor az önce çok neşeli gözüküyordun.

-Üzgün olduğumda ben dışa dönerim.

-Hayırdır doktor?

-Bilebildiğim bir şey yok ne yazık ki.

-Öyleyse?

-Boşver sen beni, ben doktorum, üstesinden gelirim.

-Bugün bir tuhafsın.

-Varolcuğum keyfini kaçırmak istemem, ama seni uyarmak istiyorum.

-Bulaşıcı bir hastalığa mı yakalandın doktor, eğer öyleyse benden uzak dur.

-Diyorum ki doktorluğun yanında başka bir iş daha yapsam.

-Nasıl bir uyarıdır bu doktor?

-Uyarıyı filan boşver şimdi. Daha önce hiç yapılmamış bir şeyler yapmak istiyorum.

-Ortalıkla benim gibi binlerce işsiz varken bir pozisyon daha işgal edeceksin yani. Hiç utanmadan...

-Ben ciddiyim. Çok önemli işler başarmak istiyorum.

-Sen bence dayak istiyorsun doktor. Ama bugün yapamam, malum mutluyum, mutluluğa ayıp olur.

-Eksik olan şeyi bir bilebilsem...

-Senin bence yeni bir kız arkadaşa ihtiyacın var.

-Aşık olduğum tipler berbat. Kazara biri beni kabul edecek olsa başıma püsküllü bela açılır.

-Sen benim gibi hayali arkadaşlar icat et o zaman.

-Hayali arkadaş mı?

-Sen öyle demiştin ya doktor, ben de söylediğini yaptım.

-Peki bana daha önce bundan neden söz etmedin?

-Gönül meselelerime kimseyi karıştırmam. Doktor Güneş olsa bile.

-Biz meslek icabı öğrendiğimiz için karışmak sayılmaz. İşe yaradı mı bari?

-Aramızda iletişim problemi var, onu unutmaya çalışıyorum.

-Yarattıklarını unutmak zordur. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Kafanda kanlı canlı bir tip olarak canlandırabilmiş miydin bari?

-Pek sayılmaz, oysa Gizem’i günlüğüme bile gerçekmiş gibi yazmıştım. Kendimi inandırabilmek için.

-Yani kendi yarattığın kızın hayaliyle bile anlaşamadın.

-İyi bir kızdı, gerçek olamayacak kadar iyi. Anlaşamadım demedim ki ben, iletişim kuramadım dedim. Bu sabah kalktığımda kendimi şöyle bir yokladım ve ona artık ihtiyacım kalmadığını hissettim.

-Sana delice aşık olduğu için her isteğini olumlu karşılayan bir tip değil miydi bu Gizem? Yani eğer onu öyle yaratmış olsaydın, bu kadar kolay vazgeçemezdin.

-Değildi doktor. Ama çok güzeldi. Üstelik kültürlü ve kendiyle barışıktı. Kendiyle bu kadar barışık olunca da tabii bana aşık olamadı.

-Aşksız ya da aşıksız yaşamak mümkün pekala. Kafamıza takmayalım. Biz önce kendimizle ilgili problemleri halledelim. Sen iyice iyileş, iş bulup çalışmaya ve dünyayı düzeltmeye başla. Ben de şimdi kalkıp gideyim.

-Ne güzel oturuyorduk doktor.

-Haklısın, ama gitmem lazım. Bir dahaki sefere artık ben bekliyorum.

-Aramızda lafı mı olur doktor, her zaman beklerim.

-Birkaç iade-i ziyaret yap da hele düşünürüz. Hadi eyvallah.

-Güle güle doktor.

 

Uyarmaya çalışmıştı, ama anlamamıştım. Belki anlamak istemediğim için. İyilik hallerine güven olmaz demişti Doktor Güneş. İyilik gelip geçer demişti. Gerçekten geçici bir rahatlıkmış benimkisi. O güne mahsusmuş.  Birkaç gündür hastaneden çıkıp eve geldiğim zamanlarda nasılsam öyleyim. Buna alışmak gerekecek herhalde. Sırtım daha seyrek ağrıyor gibime geliyor. Tedirgin olmayı, acı çekmeyi, terlemeyi, üşümeyi, baş ağrısını göze alarak dışarı çıkmaya devam ediyorum. Dışarıdakiler gelmemeye başlayınca çıkmak bir yerde zorunluluk haline geldi. Doktor daha iyiceyim diye herhalde arayıp sormuyor. Zaten bundan sonra sen gel demişti. Gizem artık yok. Şimdi onu geri çağırmak yenilgiyi kabullenmek gibi olacak. Avukat Samet Tokcan’dan uzun zamandır ses çıkmıyordu. Sabah aradım. Elim gelişmeler var, öğrenmek istersen gel, dedi. Sesi keyifsizdi. Keyifsizliği elim gelişmelerle ilgili olmasa gerek diye düşündüm vapurda. Peki o zaman neden keyifsizdi? Elim gelişmelerin ne ile ilgili olduğunu bayağı merak ettim. Belki de cinayeti benim işlediğimin ortaya çıktığını söyleyecekti. Rüyalarıma bakılırsa böyle bir ihtimal vardı. Özellikle kazadan önce öfkem sınır tanımazdı. Öfkem patladığında bir kez Ankara’da rakip gruptan bir çocuğu öldüresiye dövmüştüm. Siyasetle filan ilgisi olmayan alçakça sözler sarf etmişti çünkü. Arkadaşlar elimden zor almışlardı. Sakin tabiatlıların öfkesinden korkmak gerekir derdi babam. Kazanın şokuyla birleşince bir de. Elim cep telefonuna gitti, ama arayamadım. Saçmalıyor olabilirdim. Öyle bir şey olsaydı polisler çoktan gelip kapımı çalmazlar mıydı? Elim gelişme nedir diye telefonda keşke sorsaydım diye düşündüm. Sormamıştım ve vapurla karşıya geçmek çok güzeldi. Dışarıda olmak. Güzeldi. Korkularıma rağmen. Hapislik ve vicdan azabı. Hastalık ve parasızlık. Gerçek olamayacak kadar kötüydü. Vapurlar bir gün kullanılamayacak kadar eskidiğinde ne olacaktı? Sivri akıllı birileri eski vapurların yerine bir ihtimal deniz otobüsü benzeri şeyler koyacaktı. Sevimsiz ve kişiliksiz. Çalışıyor olsaydım savaş açardım sivri akıllılara. İşsizdim ve vapurlar henüz görev başındaydılar. İskeleye asılan araba lastiklerinin eskidikçe değiştirilmesinde bir mahsur yoktu. Bir tanesi parçalanmıştı çünkü. Kaptan galiba biraz acemiydi. Ya da belki rüzgar ya da akıntı yüzünden. Karaköy İskelesi’ne yanaşmamız uzun sürdü. Avukatımın yazıhanesini bulabileceğimden emin değildim. Olmadı ararım diye düşünüyordum. Neyse ki yazıhanenin tabelası ana caddeden görülecek kadar büyüktü. Yazıhanenin bulunduğu han yüksek tavanlı döküntü bir binaydı. Merdivenler tozlu, duvarlar kararmıştı. Koridorun iki yanına dizilmiş kapısız devasa odaların biri hariç hepsi boştu. Avukatımın yazıhanesinin yüksek ahşap kapısı maviydi. Avukatımın yazıhanesinin kapısında dikilmiş ve aslanlı tokmağı tıklatmak üzereyken merakım geçmişti. Elim olay ne olabilirdi ve hayatımı nasıl etkileyebilirdi ki. Dünyada her gün milyonlarca elim olay oluyordu. Dünya çapında her gün gerçekleşen binlerce ölüm mesela fevkalade elimdi. Tam elimi tokmağa atacakken kapının yanında bir zil olduğunu fark ettim. Zile bastım. Bekledim. İçeride hiç ses yoktu. Tedirgin oldum. Zile yeniden bastım. Kapıyı beyaz saçlı bir kadın açtı. Yüzüme soran gözlerle baktı. “Samet Bey’i aramıştım”, dedim. Aksi bir tavırla “Geçin oturun” dedi. İçerideki mobilyalar eski, fakat ihtişamlıydı. Yaşlı kadın örgüsünü alıp oturdu. Çekinerek “Samet Bey yok muydu?” diye sordum. “Duruşması var” dedi. “Geleceğimi biliyordu, gelir herhalde”, dedim. “Samet’in işi belli olmaz, ama siz hele bir oturun”, dedi. Oturup kaygı içinde çevreyi seyretmeye koyuldum. Avukatım Samet Tokcan’ın odasının kapısı açıktı. Koca bir masa ve arkasında kara kaplı kitaplar. “Bırakmıyor ki gidip evimde oturayım” dedi beyaz saçlı kadın. Yüzüne baktım, yüzüme bakmadı. Kendi kendine konuşur gibiydi. “Emekliliğim geldi, ama bırakmıyor”. “Alışmıştır belki” dedim. Cevap vermedi. Saate baktım. İkiyi yirmi geçiyordu. Birkaç dakika sonra Samet Bey geldi. Coşku içinde atılıp çocuğuymuşum gibi beni kucakladı. Sekreteri olduğunu tahmin ettiğim kadına “Varol’a içecek bir şeyler söyledin mi Nezahat Hanım?” diye sordu. “Söylemedim” dedi Nezahat Hanım hiç istifini bozmadan. Öfkesini bastırmaya çalışarak “O zaman ne duruyorsun” dedi avukatım. Nezahat Hanım kalkıp dışarı çıktı. Çay söylemek amacıyla mı, yoksa istifa niyetiyle mi, anlamadım. “Geç şöyle odamda konuşalım” diyerek sırtımı sıvazladı Samet Bey. Sabahki tedirginliğini üzerinden atmış gibiydi. Samet Bey makamına geçip oturdu, ben de masanın sağındaki koltuğa çöktüm. Koltuk beni içine alıp adeta kucakladı. “Sabah telefonda sesiniz kötüydü, meraklandım”, dedim. “Hangi birini, neresinden tutup anlatayım, bilemiyorum” dedi heyecanlanarak. “Nasıl isterseniz” dedim.

-Dün akşam hanımla oturmuş demlenirken bizim oğlanın odasında feryat figan ağladığını duyduk. Hanım kalkıp ne olduğuna bakmak için oğlanın yanına gitti. Gitmesiyle de telaş içinde beni yanına çağırması bir oldu. Bizim oğlanın durduk yerde ateşi yükselmiş. Alevler içinde yanıyordu yavrucak. İçkinin de menfi tesiriyle olsa gerek hanım oturup ağlamaya başladı. Kız da uyandı bu arada, kötü bir şeyler olduğunu anladı. Bir şeyler yapıp durumu düzeltmem için yalvarır gibi gözlerimin içine bakmaya başladı. Ben normalde bu tür durumlarda metanetimi kaybetmem, ama hanımı, kızı ve oğlanı o halde görünce benim de gözlerim sulandı. Put gibi dondum kaldım. Beni öyle çaresiz bir halde görünce oğlan daha yüksek sesli bir ağlama tutturdu. İçkinin menfi tesiriyle bir an ne yapacağımı bilemedim. Oğlanı geç bulduk, erken kaybedeceğiz korkusuyla perişan oldum.

-Oğlanı kaptığınız gibi hastaneye götürseydiniz ya.

-Çok doğru, ama içki illetinden dolayı dut gibiydim. Ne kafam doğru dürüst işliyordu, ne vücuduma söz geçirebiliyordum. Nihayetinde bir babanın vazifeleri vardır. Oğlanı kucakladığım gibi evin kapısının yolunu tuttum. Niyetim arabaya atıp bir hastaneye götürmek. Hanım kendini delirmiş gibi önümüze attı. Ben de kendimi frenleyemeyince... Oğlanla beraber hanımın üzerine yığıldık. Oğlanın ve hanımın feryatları ortalığı tuttu. Tam bir rezillik. Komşuların duyması filan umurumda değil, oğlana bir şey olacak. Baktım bizim kız telefonda birileriyle görüşüyor. İlkokul üç talebesi, bir de metanetli çocuk, bana benzemiş, zihin taze, berrak. Telaş etmememizi, ambulans çağırdığını söyleyerek mutfağa gitti. Hanıma sen deli misin, niye kendini önümüze attın, diye sordum. Bu halinle araba sürüp oğlanı mı öldürecektin, dedi. Kız mutfaktan ıslak bir bezle geldi, bezi canının acısından inlemekte olan oğlanın anlına koydu. Annesinden görmüşmüş. Kızın metanetini görünce ben de kendimi banyoya atıp soğuk suyun altına girdim. Çünkü ambulans gelecek, oğlanla beraber gitmek icap edecek, rezil olacağız. Ambulans fevkalade çabuk geldi, kız artık nereyi aramışsa. Adamlar kapıyı çaldığında daha üstümü tam giyememiştim. Bir doktor da ambulansla beraber, hay Allah razı olsun. Hayati bir tehlike yok dediler, içimize serin sular serpildi. Çocuğun koluna serumu oracıkta taktılar. Yalnız bir gece gözetim altında tutulması icap ediyormuş.

-Nasıl şimdi, iyileşti mi?

-İyi, aslanlar gibi maşallah, bıraktığımda ha babam hesap makinesi gibi elektronik bir oyuncakla oynuyordu.

-Geçmiş olsun, büyük sıkıntı atlatmışsınız.

-Oğlanın hastalığı geçti geçmesine de dün gece olanlar içime işledi. Sabah aradığında içki işini düşünüyordum. İçmesini bilmiyorsan bu mereti içmeyeceksin. Vazifeleri aksatma tehlikesi doğuyor sonra. Bıraksam hanım yine küsecek diye dertleniyordum. Senle konuştuktan sonra hanımı aradım. Daha ben demeden o teklif etti. İkimiz beraber bırakalım dedi. Allah razı olsun. Ana yüreği tabii, dağlanmış bir kere. İkimizi birden bir ağlama tuttu. Sen yabancı değilsin delikanlı, 40 yıldır öyle ağladığımı bilmem.

-Umarım bırakabilirsiniz.

-Bırakırız delikanlı, dün geceki olay bize büyük ders oldu.

-Bizim davadan bir ses var mı?

-Bak, onu unutmuştuk. Akıl mı kaldı. Nezahat’tan hayır yok anlaşılan, ben şu çayları söyleyeyim de hele.

-Boş verin, önemli değil.

-Birazdan getirirler çayları, biz ne diyorduk?

-Dava...

-Yahu senin davada büyük gelişmeler var, ama benim aklım bir kere yerinden çıkmış. Peşinen olup biteni anlatmak varken balıklama benim şahsi meselelerime dalınca...

-Katil belli oldu mu?

-Hangi katil, önce bunu sormak lazım. Biz Halil Yurtseven’in katilini ararken bu sefer diğer ortak Muhittin Yüksel öldürüldü.

-Yapmayın. Muhittin Yüksel hangisiydi? 

-O gece orada olmayan üçüncü ortak. Olga diye bir sevgilisi var demiştim hani.

-Onu da mutlak Öymen Aslan öldürtmüştür.

-Polis de galiba öyle düşünüyor, çünkü adamı nihayet tutukladılar.

-Ne adamlara çatmışım. Kaza yapmamış olsak belki beni de temize havale etmişlerdi.

-Öfkeyle kalkan, zararla oturur delikanlı. Yine dua edelim, ucuz kurtarmışsın.

-Peki şimdi olay çözülmüş mü oluyor?

-Polis biliyordur.

-Ya biz?

-Yakında öğreniriz. Şimdilik ne desek tahminden öteye geçmeyecek.

-Ben sizi çok tutmayayım, anneannem de merak etmeye başlamıştır, kalkıp gideyim.

-Çaylarımızı içmedik daha.

-Çayınızı bir dahaki sefere içerim artık.

-Benim de adliyede işlerim vardı, istersen beraber çıkalım.

-Benim de işim var diyebilseydim keşke.

-Nasıl yani, anlamadım delikanlı.

-Boşverin, hadi çıkalım, gideceğimiz yerlere geç kalmayalım.

 

Sarhoştum, ama evimin kapısını şaşıracak kadar değil. Sadece yalnızdım, çünkü annem yeni ölmüştü ve çocukluk rüyalarımda olduğu gibi çok yüksek bir yerden düşüyordum. İş çıkışında Kadıköy’de midye yemiş, yanında bira içmiştim. Sonra biranın tadı hoşuma gidince yandaki birahaneye girmiştim. İki birayla birlikte iki koca tabak kuruyemişi mideme indirince karnım şişmiş, ama içim hafifler gibi olmuştu. Gülümseyen bir yüze şiddetle ihtiyacım vardı. Sokaklarda yumuşak, sevecen, candan bir bakış arıyordum. Sokaklar ıslaktı, ama yağmur yağdığını hatırlamıyordum. Gece aslında başlamış sayılmazdı. Saat dokuz olabilirdi ya da dokuzbuçuk, bir de belki onbir olabilirdi, saatime bakmaya üşeniyordum. Sokaklarda öyle bir bakış aramak boşunaydı, çünkü gece saatlerinde insanlar tetikte olurlardı. Öyle bakışlar o saatlerde yalnızca ev içlerinde bulunurdu. Bir de belki kapı önlerinde. Çünkü birkaç ay önce bir kapı önünde kadife gibi yumuşak bir bakışla karşılaşmıştım. Anahtarını dışarıda unutanları uyarmak, onları kötü adamlardan korumak gerekirdi. Zili çalmıştım. Kapıyı aydınlık yüzlü bir kız açmıştı. Kızı ürkütmemek için gülümseyerek kilidin dış tarafında unutulmuş olan anahtarı göstermiştim. Kız anahtarı kilitten çekip çıkararak ilk kez görüyormuş gibi incelemiş ve gülerek teşekkür etmişti.  Saçları düz ve uzundu. Ama o zaman benim galiba ona o kadar ihtiyacım yoktu. Hoş kızdı, gülümsemesi güzeldi ve işte o kadardı, bu küçük olayı abartmanın alemi yoktu. Demek ki bir virüs gibi zihnime girip yerleşmiş ve beni yalnız, içkili ve üzüntülü bir halde yakalayınca içimi sarmış ve yanımda yöremde benzer bir bakış aramama yol açmıştı. Hangi cesaretle olduğunu bilemiyorum, gecenin bir saatinde gidip kızın zilini çalmıştım. Gözetleme deliği bir an kararmış ve kapıyı babası gelmiş gibi dingin bir yüz ifadesiyle açmıştı. Ürkmüş veya en azından sorgulayan bir bakış beklerken karşımda gülümseyen birini görünce ne yapacağımı şaşırmıştım. Şakacı bir edayla “Şekeriniz mi bitti?” diye sormuştu. Bir isim uydurup kapılarını yanlışlıkla çalmış numarası yapacağıma “Bilmiyorum, ben bugün dışarıdaydım” demiştim. “Ben sizi tanıyorum, annenize çok üzüldüm” demişti. “Annemi nereden biliyorsunuz?” diye sormuştum. Annemi benden dolayı tanıyormuş. Annemi benden dolayı tanıyan birinin daha önce benimle tanışmış olması gerekmez miydi diye soracakken, içeriden uzun boylu ve çengel burunlu başka bir kız gelmişti. “Hadi gelin, kapıda konuşmayalım” demişti. Tanımadıkları bir adam olarak kızların evine girmeyi uygun görmeyip siz bana gelin demiştim. Sanki onların yeni tanıştıkları bir adamın evine gitmeleri uygunmuş gibi. “Biz sizin evinizi biliyoruz” demişti Şeker Kız Candy. Çok şaşırmış, ama belli etmemeye çalışmıştım. Sonra hiç nazlanmadan çıkıp benim iki üst kattaki evime gelmişlerdi. Meğer bu kızlar annemin apartmandan arkadaşıymışlar. Sonra üniversite tatil olunca memleketlerine dönmüşler. Sonbahar gelip okullar yeniden açılınca annemi yerinde bulamamışlar. Annem onlara benden söz edermiş. Aklımın nasıl havada olduğundan. Meğer onların da akılları havadaymış. Gazetecilerin nasıl insanlar olduklarını merak ederlermiş. Aynı müzikleri dinleyip benzer kitapları okuyormuşuz. Çengel burunlu sırf konuşmuş olmak sürekli konuşmuş, aydınlık yüzlü hiç durmadan gülmüştü. Bu kızlar anlaşılan henüz dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenememişlerdi. Ya da belki babaları henüz yurtdışına kaçmadığı için kendilerini güvende hissediyorlardı. Güvenecekleri arkadaşları vardı mutlak bu kızların ya da televizyonda hiç haber dinlemiyor olabilirlerdi. Başımla sarf edilen tüm o çocukça sözleri onaylamıştım. Uzun boylunun uykusu gelince kalkıp evlerine gitmişlerdi. Beni yalnızlığın tehlikeleriyle başbaşa bıraktıklarından habersiz. Merdivenleri uykulu adımlarla inip evlerinin yolunu tutmuşlardı. Gecenin sesleri bir kaygı seli olup yüreğime akmıştı. Annesi ve doğru dürüst bir arkadaşı olmayan birinin dayanması güçtü. Sevinilecek şeylere yabancılaşmış bir kişi. Kara kara düşünmekten başka ne yapabilirdi ki?  Kızlar gitmişti. İstanbul göğsümü demir bir kafes gibi sıkıştırıyordu. Öyle büyük bir gazete icat edilmeliydi ki yıllar boyunca yazsan bile sayfalar dolmamalıydı. İnsanı çürüten ne varsa. Başa bela olan eğilimleri hafife alma lüksümüz olmadığını insanlar anlamıyorlardı. Bizde ne doğunun tam teşekküllü tevekkülü, ne de batının akla dayanan kurum ve kuralları vardı. Bizde var olan sancıydı. Pimpirikli kişilerin karın bölgesinde şişkinlik oluyordu. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetini hazmedemeyenlerin dünya çapında mücadele ettiği bir olimpiyat yoktu. Üç bira daha içsem ben o farazi olimpiyatta altın madalya kazanırdım.

 

Bu sabah gözlerimi günün hangi saatine açmış olduğumu anlayamadım. Çünkü uykumu gayet iyi almıştım ve bilmediğim bir nedenle ortalık aydınlanmamıştı. Saatim onbiri gösterdiğine göre güneş doğmuş ve yükselmiş olmalıydı. Ama dışarısı aydınlık değildi. Bir an kolumdaki saatin yanlış olduğundan kuşkulanıp masa saatine baktım. Aynıydı, onbiri gösteriyordu. Gecenin ikisinde yatmış olduğuma göre saatin gösterdiği onbir gecenin onbiri olamazdı. Pencereden dışarı baktım, insanlar ve arabalar alacakaranlığın içinde hayaletler gibi geziniyorlardı. Olduğum yerde doğruldum ve yataktan çıkıp salona geçtim. Niyetim dedeme neler olduğunu sormaktı. Anneannemle dedem karşılıklı koltuklara yayılmış açık televizyonun karşısında uyukluyorlardı. Duvar saatine baktım. Kolumdakiyle aynıydı. Odaya dönüp pencereden dışarıya baktım. Dışarıda sis ve gökte karanlık bulutlar vardı. Demek acayip bir hava durumu söz konusu, diye düşündüm. Tam deprem havası derdi annem. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bir deprem olsa da İstanbul başımıza yıkılsa dedim kendi kendime. Sonra dileğimin tuhaflığına şaştım. Deprem olup da İstanbul başımıza yıkılsaydı enkaz altında kalıp kendimden kurtulurdum. Kendimden kurtulmak. Çok cazip bir fikirdi. Başka biri olmak daha iyi olabilirdi. Ya kafasını olur olmaz şeylere takmayan, ya da dert edindiği şeylerin üstesinden gelebilen biri. Ya da değiştiremeyeceği olguları kabullenen biri. Ben kendinden kurtulamayan biriydim, kendiyle başbaşa olmaktan sıkılan. Kapı çalındı, gidip açtım. Doktor Güneş gelmişti. Gelmekle iyi etmişti Doktor Güneş. Soracaklarım vardı. Öncelikle hava durumu. “Karanlık” dedi Doktor Güneş neden bahsettiğimi anlamayarak. Gün ortasında karanlığı demek garipsememişti. “Gündüz için biraz fazla karanlık değil mi?” diye sordum. “Karanlık”, dedi ısrarla. Başka bir şey düşünüyor gibiydi. “Ben gerçekten kötü mü yazıyorum?” diye sordu. “Bizimkiler uyuyor, gel içeride konuşalım” dedim. “Beni atlatmaya çalışma” dedi sinirlenerek. Koluna girip onu odaya götürürken “Yazdığın hiçbir şeyi okumadım ki, nereden bilebilirim” dedim. Yüzüme çok tuhaf bir şey söylemişim gibi aval aval baktı.

-Şimdiye dek sadece reçetelerini okudum, yazın hiç doktor yazısı gibi değildi.

-Doğru ya. Hiç okumadın.

-Sen onu bırak da doktor benim bu hastalık ne olacak böyle?

-Tamamen yanılmışım desem?

-Şakanın sırası değil doktor. Az önce ciddiyetle deprem olsa da enkaz altında kalsam diye düşünüyordum.

-Düşündüklerin hiçbir şeyi değiştirmez. Esas olan yaptıklarındır.

-Ben iyileşemiyorum, hatta son günlerde eskisinden daha kötü oldum. Hatta doktor sırt ağrılarımda ve nedensiz korkularımda artış var.

-Bir aspirin yazayım, geçer demeyi çok isterdim.

-Beklemekten sıkıldım artık.

-Başka çaren yok. İyileştiğini ben gözlemleyebiliyorum. İyilik hali gelip geçici ve inişli çıkışlı bir durum olduğundan sen farkına varamıyorsun.

-Bana masal anlatma doktor.

-Hastalarımın hastalıklarının onların aptal olduğu anlamına gelmediğini bilecek kadar akıllı bir adamım ben. Senin de beni bu zamana dek bundan şüphe etmeyecek kadar tanımış olman gerekirdi.

-Akıllıca konuştun doktor. Her ne kadar akıl içinde bulunduğum durumda herhangi bir işe yaramasa da.

-Akıl yararlıdır. Binlerce kez işe yaramıştır, yaramalıdır. Şu kavanoz dipli dünyada başka neyimize güvenebiliriz ki?

-Bilemiyorum doktor. Bu biraz daha böyle sürerse tahammül gücümü aşmasından korkuyorum.

-Tahammül esnek bir malzemedir. İstenirse bir ömür boyu kullanılabilir. Paslanmaz, sarkmaz, sızdırma yapmaz.

-Senin bu yazı dalgası nedir doktor?

-Hastalarla birlikte çıkardığım dergideki yazımı meraklı bir okurumuz hiç üşenip sıkılmadan kıyasıya eleştirmiş.

-İlgi gösterdiğine göre demek ki beğenmiş.

-Yazdığı mektupta öyle söylemiyor ama.

-Şu dergiden bana da getirsene doktor. Hem sen benden neden çıkardığın dergi için yazı istemedin.

-Evet, bunu düşünmem gerekirdi. Sen çünkü benim en bir öz hastalarımdan birisin.

-En umutsuz hastalarından biri olarak dergin için şimdiye dek görülmemiş derecede iç karartıcı bir deneme yazmak arzusundayım.

-Bir dahaki görüşmemize o zaman yazını hazır edersin.

-Ne o, gidiyor musun?

-Gitmek durumundayım.

-Kahvaltı etmeden mi?

-Hakkımı bir dahaki gelişime saklayayım.

-Sen bilirsin doktor.  

 

Yanıtlar ortaya çıkınca insan hüzünleniyor. Sevilen ve bağlanılan sorulara veda etmek gerektiği için. Yürekte bir burukluk oluyor. Bazen sadece zaman. Merak edilen her neyse karşılığını yakasından tutup insanın karşısına oturtuyor. Cinayetler çözüldü. Ve olanları hatırladığımda her yanım ter içinde kaldı. Ne kadar çok korktuğumu hatırladım. Alacakaranlığın içinde yatarken hissettiğim derin çaresizliği. İçime büyük kara bir bulut çökmüş gibi oldu. Önce cinayetler çözüldü ve hafızamdaki düğüm. Yüreğim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Attığı taklalar sonucu paramparça olmuş arabamın kapısı son anda büyük bir şans eseri açılmıştı. Ve ben emniyet kemerimi çözüp kendimi asfaltın soğuk kucağına atmıştım. Yanından hemen uzaklaşmazsam arabam beni içine alıp yutar diye korkuyordum. Sanki ben kanlar içinde bir bebektim de arabam beni dayanılmaz sancılar içinde doğurmuştu. Çıkmadan önce sıkışmıştım, canım acımıştı. Bedenim kaskatıydı, sırtım ve bacaklarım acıyor, başım dönüyordu. Ağlamak istiyordum, ama olmuyordu. Arabadan uzaklaşabilmek için yolun kıyısında ayaklarımı sürüyerek yürüyordum. Ağzımın içinde kan tadı vardı. Ve yukarıdan soluk sarı bir ışık demeti karanlığı parçalayarak üzerime iniyordu. Sol tarafımdaki kesikli yol çizgileri sonsuza kadar uzuyormuş gibiydi. Arabadan yeterince uzaklaşamadan yere düşmekten ölesiye korkuyordum. Oracıkta bir sandalye olsaydı belki otururdum, çünkü heyecandan dizlerim titriyordu. En sol şeritten koca bir minibüs gecenin sessizliğini bozarak geçti, kolumu kaldırmaya ne aklım, ne de gücüm yetti. Gücüm tükenince eğilip bariyerlere tutunarak kendimi yere bıraktım. Göz kapaklarım kilitlenmiş gibiydi ve gözlerime sanki yüzlerce iğne batıyordu. Gözlerimi güçlükle yumup yattığım yerde kendimi dinlemeye başladım. İçimde bayılmak isteği vardı, ama kendimi uyumayayım diye zorluyordum. Gücüm sadece uyumamaya yetiyordu, başka ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra galiba bir ara bayılmışım ve silah sesleriyle uyandım. Göz kapaklarımı aralayıp başımı kaldırarak silah seslerinin geldiği yöne baktım. Az ileriden ufak tefek bir adam koşarak bana doğru geliyordu. Tam elimi kaldırıp yardım isteyecekken bariyerlerin üzerinden atlayıp yoldan çıktı. Karanlık çayırın içinde koşarak gözden kayboldu. Üstüm başım kan içindeydi ve üşüyordum. Sonra galiba yeniden bayılmışım. Ambulansta koluma batırılan iğnenin acısıyla uyanana kadar baygın kalmışım.

 

Ve cinayetlerin hikayesi avukatım Samet Tokcan’a göre şöyle: İlk cinayete giden yol Muhittin Yüksel’in Olga adlı Rus bir kadınla tanışıp ilişkiye girmesiyle başlıyor. Olga Kiev’deki kadın giyim mağazası için mal almak üzere sonbaharda İstanbul’a geliyor. Çünkü o uyanık bir girişimci, aracıların Türkiye’den aldıkları malları Rusya’da iki misli fiyata sattıklarını biliyor. Hem İstanbul’dan ucuza mal alacak, hem de biraz gezmiş olacak. Olga üç kafadarların Laleli’deki toptan satış mağazasında Muhittin Yüksel tarafından coşkuyla karşılanıyor. Başlangıçta piyasayı bilmeyen iyi bir alıcı olarak göründüğü için ve kısa bir zaman içinde aralarında gelişen duygusal çekim nedeniyle. Diğer ortakların Olga’dan uzun zaman haberi olmuyor, çünkü aralarında yaptıkları işbölümü gereği Muhittin Yüksel Laleli’deki mağazaya bakıyor. Laleli’deki mağaza Muhittin Yüksel’i asıl işlerden uzak tutmak için bir bahane aslında. Konfeksiyon işinin üç kafadarların kirli işlerinin paravanı olması gibi. Olga Muhittin Yüksel’i gerçekten sevmiş mi, bilinmiyor. Muhittin Yüksel’in Olga’yı sevdiği muhakkak. Olga gibi akıllı ve alımlı bir kadın ufak tefek ve çok saf olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir adamı neden beğensin? Parası için mi? Belki. Ya da şu çivisi çıkmış dünyada saflığa duyulan özlem nedeniyle. Muhittin Yüksel Olga’yı elinden alırlar kaygısıyla diğer ortaklarından saklıyor. Daha önce Muhittin Yüksel kendisini ortaklarından bağımsız düşünememiş, buna ihtiyaç duymamış ya da dayanacağı ve güvenebileceği kimsesi olmadığı için korkmuş. Muhittin Olga’nın yanında kendisini güvende hissediyor ve kısa bir süre içinde üç kafadarların bütün yasadışı işlerini Olga’ya anlatıyor. Olga bir ahir zaman peygamberi değil. İşlerin yasa dışı olmasını umursamaz görünüyor, ama İstanbul gezisini uzatıp da ayrıntıları öğrenince dehşete düşüyor. Zavallı sevgilisinin ortakları tarafından dolandırıldığını ve fena halde kazıklandığını anlıyor. Gümrük beyannameleri, muhasebe defterleri, ticaret sicil belgeleri ve faturalar anlaşmalı matbaada bastırılıp piyasaya dağıtılıyor. Teşekkül halinde sahte evrak ticareti. Büyük suç. Ve dağıtım ağı bir kez kurulunca yasadışı olan ne varsa artık fark etmiyor. Çalıntı otomobiller, kaçak otomobiller, ithali yasak gıdalar, kimyasallar vb. Uyuşturucu, silah ticareti ve fuhuş işlerine ağa babalardan korktukları için bulaşmıyorlar. İşlerin en riskli kısımları Muhittin Yüksel’e yaptırılıyor ve aslan payı diğer iki ortağa gidiyor. Bayrampaşa, Güneşli, Mahmutbey ve İkitelli piyasalarında tanınmalarını sağlayan ilk sermayeyi Muhittin Yüksel’in babasından intikal ediyor ve işler büyük bir polis operasyonuyla tarumar olduğunda üç kafadarı uzun süre Muhittin Yüksel finanse ediyor. Olga işe el atana kadar maymunun gözü açılmıyor. Olga Muhittin’e onu ortaklarıyla tanıştırması için ısrar ediyor. Gözüpek ve girişimci Olga sevgilisinin elinden imzalı boş senetler almış olan ortaklarını tanımak istiyor. Muhittin bir süre Olga’ya direniyor, sonunda onu ortaklarıyla tanıştırmaya razı oluyor. Bir akşam yemeğinde üç ortak ve Olga bir araya geliyorlar. Halil Yurtseven ve Öymen Aslan yemek sırasında alışık oldukları üzere Muhittin Yüksel’i aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Olga sevgilisinin ortakları karşısındaki ezikliğine ve bu kaba saba adamların kendisini ciddiye almayışına içerliyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Halil Yurtseven damarlarında dolaşan alkolün de katkısıyla Olga’ya birlikte olmayı teklif ediyor. Olga teklifi kesin bir dille reddederken Halil Yurtseven’in küstahlığına şaşıyor. Olga o gece ellerindeki senetleri ele geçirerek Muhittin Yüksel’i ortaklarından ayırmaya karar veriyor. Ortakları Muhittin Yüksel’in saflığına ve ödlekliğine güvenmekte olduğundan yüklüce bir miktardaki parayı onlardan kaçırarak Rusya’ya gitmek zor olmayacaktır. Yalnız Muhittin Yüksel’in Türkiye’de kalan malvarlığının korunması için senetlerin elde edilmesi ve Olga’yla Muhittin’in ayrılmış numarası yapması şarttır. Halil Yurtseven ve Öymen Aslan her ne kadar ciddiye almamış görünseler de Muhittin’in kontrolden çıkabileceği endişesini Olga’yı görür görmez taşımaya başlamışlardır. Muhittin ertesi gün ortaklarına Olga’dan ayrıldığını ve kalbi kırık Olga’nın Rusya’ya uçtuğunu söyler. Ortaklara sağlam bir darbe vurup ortadan kaybolmak için gizli hazırlıklar başlar. Muhittin Laleli’deki dükkanda sıkıldığını ileri sürerek işlerin merkezi olan yer altındaki matbaaya gelir. Zaten en tehlikeli teslimat ve tahsilatları kendisi yapmaktadır, ortaklar bu yeni durumdan kuşkulanmazlar. Yapılan işin doğası gereği hiçbir şeyin kaydı tutulmadığından Muhittin Yüksel Olga’nın yönlendirmesiyle elinden geçen paraların bir kısmını cebe indirmeye başlar. Ortakların elindeki senetler bir yandan büyük bir handikap, diğer yandan önemli bir avantajdır. Senetler sayesinde diğer ortaklar yüklü ödemelerin yapılması için Muhittin’in kontrolüne çok büyük tutarları rahatlıkla bırakabilmektedirler. Olga yapılan hazırlıklar sırasında Rusya’daki dükkanını kapayıp yaşantısını tümüyle Muhittin’e yaslamıştır. Senetlerin Halil Yurtseven’in cüzdanında olması kuvvetle muhtemeldir. Bir içki masasında Muhittin Yüksel arkadaşını ilaçla uyutacak ve senetleri alacaktır. Olga yeterince paranın birikmesini beklemektedir. Rusya onun çöplüğüdür. Muhittin Yüksel’le birlikte lüks otellerde keyif çatarken bu sözde gangsterler Olga’yı hafife almanın pişmanlığını yaşayacaklardır. Üç kafadarlar İstanbul’daki kumarhaneler kapandıktan sonra kumar oynamak için Kıbrıs’a ve Bulgaristan’a taşınmaktan yorulmuşlardır. Neyse ki Ataköy’de kaçak bir kumarhane açılmıştır. Cumartesi gecesi sabahın dördüne kadar bu kaçak kumarhanede oyun oynayıp yüklü miktarda para kaybetmişlerdir. Ama kaybettikleri miktar keyiflerini kaçırmamıştır, çünkü işler uzunca bir süreden beri iyi gitmektedir, Halil Yurtseven’in son model kara jiplerine atlayıp Levent’teki evlerine doğru yola çıkarlar. Halil Yurtseven viyadükün diğer ucunda  ilerlemekte olan küçük arabayı görür görmez sırıtmaya başlamıştır, çünkü şoförüne küçük bir oyun oynayacaktır. Bu sırada Muhittin Yüksel uykusu geldiği için arka koltukta yatmaktadır. Direksiyonda Halil Yurtseven vardır, yanındaki Öymen Aslan’a “Şu öndeki arabayı görüyor musun?” diye sorar. Öymen Aslan oyunu anlamıştır, çünkü önceki gece de aynısı yapılmıştır. Jipin farları söndürülür, yolda beşyüz metre kadar ilerideki araba dışında hiçbir araç yoktur. Küçük arabanın tam tamponuna kadar sinsice yaklaşılır ve sis farları ve uzunlar açılır ve aynı anda kornaya yüklenilir. Öndeki arabanın şoförü yerinden zıplayıp korkudan kafasını tavana çarpar. Sağa kaçmaya çalışır, jip de hemen arkasında yerini alır. Öndeki küçük arabanın şoförü el kol hareketleriyle birşeyler söylemeye çalışmaktadır. Küçük araba sollanır ve yanından geçilirken korkmuş ve öfkelenmiş şoföre mağrur bir gülümsemeyle bakılır. Küçük bir şakadır sadece, yapılmış ve bitmiştir. Zevk olsun diye Muhittin Yüksel tokatlanarak uyandırılır. Muhittin kalkmamakta direnmektedir, tam başından aşağı bir şişe su boşaltılacakken arkadan küç

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

Mor Bulutlar Altında - 18-19-20-21. Bölümler

Tarih: 21:41 on 3/2/2008

Yaşamımda zihnimin öylesine çok hayal ve tasarıyla dolup taştığı bir başka dönem daha yoktur. Gündelik yaşamla ilgili tüm sorunlar kesin kurallara bağlanmak suretiyle kökten bir biçimde çözülmüş olduğundan askerlik insanı devasa bir boşluğa fırlatır. O boşluğa tereddüt etmeksizin yerleşmiştim. Yakınlarım yoktu, uzaktılar. Sadece kitaplarım, geleceğe dair tasarılarım ve arkadaşlarım vardı. Aynı kurallara tabii olduğumuz ve aynı sorunları paylaştığımız için arkadaşlarım hakkında güzel duygular besliyordum. Elbette, sivil yaşamlarımıza yeniden kavuştuğumuzda, gündemlerimiz farklı olacaktı. İlk gençlikleri seksenli yıllara denk gelen insan grubunu kuşak olarak adlandırmak yanlıştı. Kaygılarım ve değer yargılarım yaşıtlarımdan oldukça farklıydı. Ama bizler aynı yeşil giysiler içindeydik. Kimin kim olduğu hiç belli olmuyordu. Nöbet arkadaşım Mehmet boğazına düşkündü. Müzikten anlıyordu. Benim gibi az konuşuyor ve benim gibi hiçbir şeyden memnun olmuyordu. Karamsarlığından hoşlanmıştım. İçtima zamanları haricinde rahatça kitap okuyabileceğim bir görev ayarlamıştım. Bölüğün dershanesinde küçük bir kitaplık vardı. Kitaplıkta daha önce okumaya vakit bulamadığım klasikler. Durmaksızın okuyor, emirleri hiç sektirmeden uyguluyor ve hayal kuruyordum. Hemen her gece nöbetimiz oluyordu. Mehmet’le ikimiz ellerimizde telsizlerle devriyeye çıkıyorduk. Bizler denizciydik, ama gemide değil, denizin kıyısındaydık. Birliğin çevresinde sekiz-on nöbet kulübesi vardı. Uyumasınlar diye çocukları birliğin duvarına bitişik olan mezarlıktaki ölülerle korkutuyorduk. Çoğunluğu inanıyordu. Ölüler kabir azabından dolayı bağırıyorlarmış, siz hiç duydunuz mu diye, gözlerini fal taşı gibi açarak, acımasızca soruyordu Mehmet. Görev yerlerini terk etmesinler diye korkunun dozunu çok yükseltmiyorduk. Dua okursanız size ilişemezler, ama sakın ha uyumayın, fırsat kolluyor olabilirler, diyordum ben. Nöbet noktalarında çocuklara –uzun dönem askerlik yapanlar bizden üç-dört yaş küçüktü-  astronomi dersleri verdiğimiz de oluyordu. Ay ve yıldızlar hemen üzerimizde olduğu için dersimizden sıkılmıyorlardı. Astronomi dersini biraz da oyun gibi görüyorlardı. Mehmet, sağdan soldan topladığı, demir teli, dikiş ipliği, misket, elişi kağıdı, toplu iğne, mıknatıs gibi malzemelerle minik bir güneş sistemi modeli yapmıştı. Çocuklar tepelerinde kocaman bir lamba gibi parlayan ayın nasıl olup da modelde bir toplu iğne başı kadar kaldığına akıl erdiremiyorlardı. Mehmet bazı soruları aptalca buluyordu. Böyle durumlarda sinirlenip mezarlıkta bir çıtırtı duyduğunu iddia ediyordu. Oradan uzaklaşıp yolumuza gidiyorduk. Mehmet kendi kendine sürekli söylenip duruyordu. Sadece akşam içtimasından sonra iç ceplerine doldurduğu malzemeleri tüketirken ve radyoda güzel bir şarkı yakaladığında mutlu oluyordu. İnsan seven bir kişi değildi, ama nasıl olmuşsa beni sevmişti. Bütün hatalarımı hoş görüyordu. Yıllar içinde galiba yalnızlıktan sıkılmıştı. İnsanlara ve dünyaya olan nefretinden dolayı zorunlu olarak yaşadığı yalnızlıktan. Biriyle yan yana susup oturmak iyi geliyor demişti bir defasında. Bana da iyi geliyordu. İyice içime kapanmıştım. Yıldızların ve yakamozların görüntüsü yüreğimi yakıyordu. Sahile demirlemiş savaş gemileri, dev vinçler, kullanılmayan barakalar, binalar arasında birer korku tüneli gibi uzanan yürüyüş yolları, telsizin cızırtısı, denizin iç çekişi, rüzgarın şiddetlenip durulması, sağda solda elektrik kaçakları, fare tıpırtıları, vinçlerin tepesindeki spotların çevresinde sessizce uçuşan martılar... Denize gemilerin gece ışıkları vurmuş oluyordu. Melankolik şarkılar çalan bir radyo istasyonu bulmuştuk, gece yarısından sonra programcı çocuk parçaları dinleyicilerin ortalama zevkine göre değil de kendi paşa gönlüne göre giriyordu. “Şiirler zaten gece yarılarına sürgündür”. Mehmet bu sözümden çok hoşlanmıştı. Homurdanmadığı zamanlarda söyleyip duruyordu. Yürümekten yorulduğumuz zamanlarda personel taşımak için kullanılan küçük gemilerden birine girip oturuyorduk. Sigaraları uç uca ekleyerek içiyordum. İzmariti denize attığımda cııuz diye belli belirsiz bir ses çıkıyordu. “İçimizde cılız bir ateş vardı, o da boğulup gitti”. Mehmet sigaradan nefret ediyordu. “Biraz az içsene şu boku”. Sonlara doğru daha az sigara içeyim diye kantinden koca bir paket çekirdek almaya başlamıştık. Mehmet her bir çekirdek kabuğunu hiç sektirmeden birilerinin suratına tükürürmüş gibi püskürtüyordu. Çekirdek çitletmek ve özellikle kabuklarını tükürmek hoşuna gitmişti. “Bunu nasıl daha önce akıl edemedim”. Teskere vaktinin yaklaştığı sıralarda, yine bir gece nöbetinde, küskünlüğünün nedenini sormuştum. Cevap vermek yerine ay çekirdeklerini daha bir hırsla çıtlatmaya başlamıştı. Hiç durmadan neredeyse iki saat tempolu bir biçimde yürümüştük. Hatta nöbet noktasındaki çocuklar, her birine üçer-dörder kere uğrayınca, büyük gece teftişi mi var diye tutturmuşlardı. Mehmet sinirlenerek, evet, esas duruşu bozan olursa büyük komutan da onun façasını bozacak, demişti. “Yapma Mehmet Abi”. “Ben yapmıyorum, komutanlar yapıyor”. Nöbetin bitimine doğru Mehmet, sanki küskünlüğüyle ilgili soruyu soralı iki saat geçmemiş gibi miğferini çıkarıp koltuğunun altına almış ve “Aile dalgası”, demişti. “Nasıl aile dalgası?”. “Kavga, dövüş, huzursuzluk, ayrılık şu bu”. “Koca adam oldun artık, boşversene”. “Boşveririm vermesine de, öyle olmuyor. Demek ki huysuzluk genlerden, hooop bana da geçmiş”. “Ne huysuzluğu, şeker gibi adamsın”. “Yalan konuşma, yersin dipçiği”. “Mesela dedim”.

 

Ruhum bedenimden çıkmıştı da sanki kitapların içinde kendine başka bir yaşam kurmuştu. Asker olmayan bir başka Varol bir hayaller evreninde gezinip duruyordu. Arkadaşlarım durumumu garipsiyorlardı, ama hiç aldırmıyordum. Hatta daha bağımsız olabilmek için deli olduğumu sanmalarını istiyordum. Zira akla gerek yoktu. Akıl askerde insana rahatsızlık veren zararlı bir bitkiye dönüşüyordu. Sadece askerlik bitince ne yapacağımı düşünürken ciddileşiyordum. Hayal ettiğim hayattan bağımsız rezil bir yaşantı beni bekliyordu. Hayatın gerçekleri olarak adlandırılan sayısız çerçöple uğraşmak durumunda kalacaktım. Neredeyse askerliğin uzamasını ister olmuştum. Kendime hiçbir işi yakıştıramıyordum. Topluma ve onun değerlerine o kadar yabancıydım ki, Mars’tan gelmiş olsam ancak öyle olurdu. Taviz vermesi gereken taraf kesinlikle ben olacaktım. Hatta taraf lafını kargalar duysa gülerdi. Çünkü taraf olmak karşıdaki tarafından ciddiye alınmayı gerektirir. Kendime, denizdeki bir damla denizin hangi tarafına düşer, oğlum, sen salak mısın, diye sormuyor değildim. Benim gibilerle bir araya gelmek bir kütle sahibi olmamı sağlayabilirdi. Öyle bir birliktelik öte yandan mümkün ve olası görünmüyordu. Milletin işi gücü para ve o gibi değişim değeri olan şeylerdi. Paranın değişim değeri pazarda geniş kütlelerin zihniyet dünyasının hakim olmasını sağlamıştı. Hayallerimi bozdurmaya kalksam bit pazarında beş kuruş vermezlerdi. Zokayı ne çare ki bir kez yutmuştum. Hayal kurmak ve başka dünyalar tasarlamak insanın sırtına sorumluluklar yüklüyordu. Hayallerimin hakkını verebilmek için inandığım yolda soluğum kesilene kadar yürüyecektim. Başlangıç olarak gazetecilik fena gözükmüyordu. Köşe dönmeciliğin düşünsel hegemonyasına birkaç darbe vurabilirsem eğer kendimi mutlu sayacaktım. İmkansız olmadığını düşünüyordum. En azından deneyecektim.  

 

Azar işitmek bizim doktora yaramış anlaşılan, bu sabah erkenden çıkıp geldi. İnsan doktorunda biraz ciddiyet, karizma, bir nevi ben işimi bilirim havaları görmek istiyor, ama boşuna. Sanki iki küçük çocukmuşuz gibi üzerime atlayarak uyandırdı beni. Haliyle korktum. Panik içinde bağırarak uyandım. Doktor Güneş’i karşımda laubali bir biçimde gülerken gördüm. Ben hasta bir insanım doktor, ya korkudan çıldırsaydım ne yapacaktın, diye sordum, uykulu ve şaşkın. Doktor olmanın güzelliklerinden biridir bu, dedi. Hastaların neyi kaldırıp neyi kaldıramayacağını kestirebilirsin. Aferin doktor, dedim, otuzbeş yaşına gelmişsin, ama hastaya ve hastalığa saygı hak getire. Hadi kalk, kahvaltı edeceğiz, dedi. Konuşmak istediği meseleler varmış. Elbette doktor, hastalığımdan başka her şey ilgini çekiyor zaten, dedim. Konuşmak istediğim şeylerin hastalığınla ilgili olmadığını da nereden çıkardın, diye sordu. Çünkü senin işin gücün oyun doktor. İki gecedir sabahlara kadar bilgisayarın karşısında senin hastalığını çalıştım, merak etme, dedi. Hadi hayırlısı, dedim. Anneannemin geçen gün hazırladığı kahvaltıya hayran olmuş. Ayıp olur mu diye düşünmedim değil, ama kendimi tutamadım, dedi. Ayıp filan olmaz doktor, karnın iyice doysun ki, bir de onu düşünme, iyi çalış, dedim. Kahvaltı hazırlanırken anneanneme ve dedeme binbir türlü şirinlik yapan Doktor Güneş kahvaltı sırasında ağzını açıp tek kelime etmedi. Ben de bu arada uyku mahmurluğunu üzerimden atmış oldum. Sofradan kalktıktan sonra büyüklere saygılarımızı sunup benim odaya geçtik. Doktor Güneş keyfinden yerinde duramıyordu. Misafirlikte azmış çocuklar gibiydi. Bu neşeden benim payıma da bari iyi bir şeyler düşse diye düşündüm. Önce çalışmalarının sonuçlarını açıkladı:

-Gerçi bilmediğim şeyler değildi, ama internet üzerindeki çeşitli kaynaklardan kontrol etmek imkanı buldum. Evet, yanılmamışım.

-Yani?

-Yani, ne yalan söyleyeyim, bir ara kendimden kuşku duymuştum, acaba yanlış mı yapıyoruz diye.

-Doktorcuğum doğru olan nedir, bir zahmet, bana da açıklayabilir misin?

-Daha önce de söylediğim gibi beyin kökünde bir kilitlenme hadisesi vuku bulmuş. Doğal afetler ya da yangın esnasında gücü otomatik olarak kapatan sistemler vardır. Beynimizde de o tür bir mekanizma var. Yalnız beynin insan yapımı olan sistemlerden farkı tehlike geçtikten sonra kolayca eski haline getirilememesi.

-Buna mı seviniyoruz?

-Beyin kökünü eski haline getirmeye yardımcı olacak birtakım ekstra egzersizler öğrendim. Yine de, elbette, en önemli faktör zaman.

-Bekle ve bunal yani.

-Dişini biraz sıkacaksın tabii. Bilgisayardan anlar mısın?

-Az biraz.

-İşletim sisteminde bir arıza olduğunda güvenli modda açılır ya hani...

-“Safe mode”

-Sen de işte o konumdasın şu anda. Ama eski haline döneceksin, kendine güven.

-Başka bir mevzudan bahsedeceğini söylemiştin.

-Evet, bak, önemliydi o konu. Bireylerin tek tek hastalıklarına çok fazla önem vermiyorum. Her ne kadar işim o gibi görünse de. Örneğin sen başka toplumsal koşullar içinde yetişmiş olsaydın, kazadan benim yardımıma ihtiyaç duyacak kadar etkilenmeyecektin. Buna genel olarak ruh hastalığına yatkınlık diyoruz. Kalıtımın etkisini bu arada inkar etmek mümkün değilse de toplumsal değişimlerden kaynaklanan manevi boşluklar bizlerin işini çok zorlaştırıyor.

-Benim, evet, birtakım varoluşsal sıkıntılarım yok değil.

-Varolcuğum, sen eğer dindar bir insan olsaydın, çok daha kolay iyileşebilirdin.

-Önce sen dindar ol da Doktor Güneş, bana ondan sonra tavsiye edersin. Sanki bu insanın elindeymiş gibi...

-Mensubu olmaktan gurur duyduğum Türk aydınları II. Mahmut’tan bu yana dinden ziyade bilime güvenmişlerdir. Bilim denince ben, Amerika’da olduğu gibi, insanların sürekli psikologlara taşındığı bir toplumu anlamıyorum. Bu toplum kamusalcı bir yaklaşımla dinden bağımsız bir başka ahlak, alternatif bir değerler sistemi yaratabilmişti. Rüzgar soldan eserken senin benim gibi aydınlar, en azından manevi bakımdan, rahattılar. Kendimizi adayacağımız bir toplumumuz vardı.

-Ben sokaklarda kendimi adayabileceğim kimseyi göremiyorum. Güce tapan insan yığınlarından başka.

-Yirmi yıl içinde geniş insan kitlelerinin genetik bakımdan diğerkamlık yerine bencilliğe eğilimli hale gelmeleri mümkün değil.

-Öyleyse?

-Modernizmin insani yanı yara alınca insanlarımız çaresiz dine yöneldiler.

-Madem öyle, biz de dine yönelelim doktor.

-Yapamayız, biz yine bildiğimiz yoldan şaşmayacağız.

-Ben hele bir iyileşeyim de doktor, o işlerle ilgileniriz.

-Ben de o zaman gidip diğer hastalarımla ilgileneyim.

-Güle güle doktor. Yolun açık olsun.

 

Bugünlerde mevki makam sahibi adamlar gibi gelen gidenim eksik olmuyor. Sabahleyin dedem “Ziyaretçi bakımından bunca bereket dostlar başına olsun”, dedi. Bozulur gibi oldum biraz. Dedem derdimi anlayıp “Yanlış anlama evladım, şikayetçi değilim, bize de değişiklik oluyor, gelenlerle iki satır laf ediyoruz” diyerek tamamladı sözünü. Yanlış anlamıştım gerçekten, son zamanlarda olur olmaz şeylere haddinden fazla alınganlık gösteriyorum. Avukatım Samet Tokcan mesela ilerlemiş yaşına rağmen öyle laflar ediyor ki bazen, terslememek için kendimi zor tutuyorum. İçinde kötülük olan bir insan değil, biliyorum, ama elimde değil, yapı meselesi bir yerde. Bugün cinayet mevzusunu tartışırken incir çekirdeğini doldurmayacak bir ayrıntı yüzünden “Senin kafan bu işlere hiç basmıyormuş delikanlı”, deyiverdi. Kendimi tutamayıp “Neyse ki sizin aklınız ikimize de yetiyor”, dedim ben de. Dalga geçtiğimi anlamadı sanırım, boğazından taşıp gelen gürültülü bir “Estağfurullah” patlattı. Ortalarda olmayan üçüncü ortağa yoğunlaştık bugün. Cinayet işleriyle bu kadar derinlemesine meşgul olacağımı bilseydim zamanında Sherlock Holmes filmlerini daha dikkatli seyrederdim. Samet Tokcan kadar ciddiye almıyorum neyse ki. Yine de işin içine girince insan merak etmeye başlıyor. Yapacak daha iyi bir işim olmadığı da göz önüne alınırsa... Üçüncü ortağın ortalıkta görünmemesine takılmış Avukat Tokcan. Gerçi olaydan sonra polise ifade vermiş, ama olsun. Üç ortaktan biri ölüyor, diğeri zanlı durumunda, polislerle uğraşıyor, bu arada işler aynı hızla devam ediyor ve üçüncü ortak tam da kendisine ihtiyaç duyulduğu sırada sevgilisi Olga’yla birlikte Rusya’ya gidiyor. Neden? Stres atmak için mi?

-Bu üçüncü ortağın adı neymiş?

-Adamın adı Muhittin Yüksel. Kime sorduysam önce zayıflığından söz ediliyor. Ufak tefek, saf görünümlü, sessiz bir tipmiş. İşin asıl sermayesi buna aitmiş. Babadan zengin. Babası erken ölmüş, maktul Halil ve Öymen’le mahalle arkadaşı.

-Katil olabilir mi?

-Üç ortağın gençliklerini geçirdiklerini mahalleye dün yeniden gittim. Kahvede mahallelinin ağzını yokladım. Avukat olduğumu anladılar, lakin kendilerini önemli göstermek için herhalde, bildikleri ne varsa anlattılar.

-Ne biliyorlarmış?

-Muhittin Yüksel sevgilisi Olga’yla birlikte Rusya’ya uçmadan önce annesiyle birlikte o mahallede oturuyormuş. Muhittin denen çocuk karıncayı bile incitmeyen munis bir insanmış. Rahmetli babası da mahallede iyi bilinir ve öyle anılırmış. Baba erken ölünce akrabaları bu bizim saf Muhittin servetini nasıl idare edecek diye bayağı kaygılanmışlar. Mahallede arkadaşları Öymen ve Halil çok geçmeden duruma el koymuşlar. Mahalle efradı Muhittin’in annesini işin başında uyarmışlar. Öymen’le Halil uyanıktır, ortak olmasınlar, senin Muhittin’i yerler diye. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen yaramaz bir şey olmamış. Daha fazla malumat edinmek maksadıyla Muhittin’in annesinin kapısını çaldım, ama kapıyı açan olmadı.

-Peki ya maktul?

-Nasıl yani?

-Neden kimse maktulun yakınlarından söz etmiyor?

-Bildiğim kadarıyla Halil Yurtseven’in kimi kimsesi yok. Söyleyenlerin günahı başlarına olsun, başka bir şehirde gayrimeşru bir çocuğu olduğu ve çocuğun annesine sus payı olarak yüklü miktarlarda paralar gönderdiği konuşuluyor, ama bu bilgiyi doğrulatabilmiş değilim.

-İlginç. Çocuğun annesinin yakınları intikam almak için...

-Altın yumurtlayan tavuğu kesmenin ne faydası var.

-Amma çirkin mevzularmış bunlar.

-Hayatın içinde her türlü şey var evlat, ben yıllardır bu tür hadiselerin içindeyim, kafayı takmayacaksın, cerrahlar nasıl kesip biçerken hislerine hakim oluyorlarsa...

-Yılların tecrübesiyle tabii metin olabiliyorsunuz.

-Eh, kolay değil. Lakin elle tutulur bir neticeye varamadık.

-Olsun, o kadar işin arasında epey çaba gösterdiniz benim için.

-Eniştenin hatırına çiğ tavuk yerim ben. Seni de sevdim, mert bir delikanlısın, o da ayrı. Ben artık gidip işime gücüme bakayım. Bir gelişme olursa haber veririm. Şimdilik beklemekten başka bir çare görünmüyor.

-Sağlık olsun.

-Hadi eyvallah.

-Güle güle.

 

Bugün kitap okudum. Hem de neredeyse yarım saat. Melih Cevdet Anday’ın denemelerinden bir demet. Eskisi gibi okumaya başlayabilirsen bu zorunlu aylaklığı kendimi geliştirmek için  bir fırsata dönüştürebilirim. Okumak istediğim daha öyle çok kitap var ki bir insanın ömrü yeter mi bilmem. Hakkında yazmak istediğim konular da var bu arada. İş bulana kadar boş durmayıp yazayım diyorum. Ama şimdilik bunlar ham hayallerden ibaret. Yarım saat okumakla tarih yazılısına girilir belki, ama işte o kadar. Dersi dinlemişsen bir ihtimal geçer not alırsın. Bu arada kendimi dinlemeye devam ediyorum. Hayattan zevk alma klavuzu adında bir kitap yayınlansa da okuyup öğrensem diyorum. Durup dururken aklıma Sibel’le birlikte geçirdiğimiz gerilimli günlerin gelmesi hayra alamet değil. O nasıl bir aşk ya da husumetti ki ancak onüç gün dayanabilmiştik. Birbirimizi hırpalamaktan yorgun düşmüştük sonunda. Onüç günlük birlikteliğimizin sonunda maraton koşmuş atletler gibi sekiz kilo vermiştim. Sibel fazla kilolarını atıp fıstık gibi olmuştu. Ayrılırken göz çevresi çökük, omuzları düşük, saçı başı dağınık bir insandı Sibel. İki hafta sonra okulun kantininde karşılaştığımızda fark etmiştim fıstık gibi olduğunu. Gerçi eğlenmiştik. Festival zamanıydı. İkinci gün suareden başlayarak, gece yarısı matinesi de dahil olmak üzere, tüm matinelerdeki filmleri seyretmiştik. Beşinci, altıncı ve yedinci gecelerde sabahlara kadar süren bir içki hummasına kaptırmıştık kendimizi. İlk gün birbirimize ağza alınmayacak laflarla girişmiştik. Onuncu gün ve gece Sibel’in televizyondaki bir diziyi izleme ısrarı yüzünden inatlaşarak televizyon manyağı olmuştuk. Onbirinci gün sürekli laf dalaşıyla geçmişti. Pek çok sevişmiştik. Hıncımdan iki kere ağlamıştım.  Birlikte olduğumuz süre zarfında okula hiç gitmemiş, bütün üçüncü kişileri hayatımızdan çıkarmıştık. Sibel hatta muhabbetimizi bölüyor diye telefonun kablosunu koparmıştı. İki kere birlikte sigarayı bırakmaya karar vermiş, ikisinde de yarım saat geçmeden anlaşıp sigaraya yeniden başlamıştık. Lunaparka gitmiş, dönüşte münakaşamıza karışıyor diye taksiciyle kavga etmiştik. Sibel bana bazı dansları öğretmeye çalışmış, acemice hareketlerime kahkahalarla gülmüştü. Gençtik, keskin bıçak gibiydik. Kalabalık bir resim sergisinde hoşlandığımız küçük bir resme daha uygun bir açıdan bakabilmek için yer tutmaya çalışırken tanışmıştık. Sibel tanışıklığımızın üzerinden daha on dakika geçmeden elini efeler gibi omzuma atmıştı. Boyunun benden uzun olması sinirime dokunmuştu. Ayrıldıktan sonra arkadaşlarımdan ihmalkarlığıma ilişkin şiddetli fırçalar yemiştim. Çok gençtik, duygulu ve hassastık, evet, keskin bıçaklar gibiydik. Peki şimdi ben bunları neden yazdım ki? Hafızanın bahçeleri de günlük yaşama dahildir diye mi? Aklıma gelen her ne ise onu yazdım. Sırtım ağrıyor gibilerinden. Bir de bileğim, bugün galiba yürüyüş işini biraz abarttım. Sibel’le aramızda tartışma konusu olan şeylerden Doktor Güneş’e ayrıntılarıyla bahsedeyim de nasıl bir adamla karşı karşıya olduğunu anlasın.

 

Teskereyi aldıktan sonra İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş ve bunu anneme söylemiştim. Annem ben buradayken bir de başka şehre yerleşmeyi mi düşünecektin diyerek beni azarlamıştı. Annemin babama ilişkin hüznü öfkeye dönüşmüştü o sıralarda. Mesele babamın annemi aramayışıydı. Gerçi boşanma işlemleri tamamlandıktan sonra annem babama kendisini bir daha aramamasını söylemişti, ama yine de üzülüyordu. Seni dinlemeyip de telefonunu ısrarla çaldırmış olsa onu affedecek miydin sanki diye sormuştum anneme. Yanıtı hayırdı, babamı ölene dek affetmeyecekti, yine de eski günlerin hatırına şansını biraz daha zorlasa ne olurdu yani? Boşandınız, unut artık diyordum, ama dinletemiyordum. Dedemlerin evine sığamayacağımızı düşündüğümüzden annemle birlikte Kadıköy’de başka bir eve çıkmıştık. Annem yine de günlerinin çoğunu dedemlerin evinde geçiriyordu. Ben medyada söz sahibi olmak istediği için ardı ardına yeni yayınlar çıkaran yeni yetme bir zenginin gazetelerinin birinde muhabir olarak işe başlamıştım. Çalıştığım gazete halkın sesi ve garibanın en birinci yoldaşı olma iddiasındaydı. Kültür düzeyi görece daha düşük bir kesime hitap ettiği için gazetemizin entelektüel içeriğine pek önem verilmiyordu. Benim de başlangıç için çok kaliteli işler yapmak gibi bir kaygım yoktu. Öncelikle işin teknik yanını öğrenmem gerekiyordu. Bereket patronumuz medyadaki gücünü kısa vadeli çıkar hesapları için kullanmak niyetinde değildi. Kişisel karalamalardan ve bariz çarpıtmalardan özellikle kaçınılıyordu. Amaç orta vadede medyada marka olmuş, güvenilir yayın organları yaratmaktı. “Yukarıdan” gelen bu tür bilgileri yaşadığım deneyimler de doğruluyordu. Ama elbette işin içinde halka hitap etme ve gazetemizi geniş kitlelere sevdirme kaygısı olunca yaptığımız iş gazetecilikten epeyce uzaklaşıyordu. Bunlar gerçi “yukarının işleri”ydi. Bize düşen talimatları uygulamak oluyordu. İş görüşmesi sırasında iletişim fakültesi mezunu olmadığımı, ama işi bir an önce öğrenmeye can attığımı söyleyince beni “Gazetecilik en iyi spor servisinde öğrenilir” gibi garip bir gerekçeyle spor servisine vermişlerdi. Elbette acemiler işe futbolla başlayamazlardı.  Mahallede ve okulun bahçesinde oynamışlığımı ileri sürüp basketbolü istemiştim, sanıyorum o zamanlar basketbol şimdikine kıyasla çok daha kıyıda köşede kalmış bir konu olduğu için razı olmuşlardı. Basketbol ve “diğer” sporlara bakan Gökhan Abi melankolik bir büyüğümüzdü. O kadar ki, Efes Pilsen Koraç Kupası’nı aldığında, sağ yumruğunu havaya kaldırıp hafifçe salladıktan hemen sonra, maç için almış olduğumuz kuruyemişlerin bayat olduğundan yakınabilmişti.

 

Yıllar sonra yeniden aynı evde yaşıyor olmak annemle ilişkimizi son derece olumsuz bir biçimde etkilemişti. Çünkü benim ev işlerine pek itibar etmeyen annem zaman içinde bir temizlik ve düzen kumkuması olup çıkmıştı. Ben de aksi gibi bir kez bağımsızlığın tadını almıştım. Ankara’daki öğrenci evimizde son derece doğal karşılanan pek çok hareket annem tarafından bir tür meydan okuma ya da sinir bozucu bir inatlaşma olarak algılanabiliyordu. Bazen annem basit bir hareketime o kadar sinirlenebiliyordu ki Amerika’daki ablamı arayıp bize hakemlik yapmasını istiyordu. Başka anneler gibi beni evlendirmek değil de en azından bana bir sevgili bulmak gibi tuhaf bir derdi de oluşmuştu annemin. Benimle uğraşmamasını, bana odaklanmamasını, kendi hayatını yaşamasını, olur olmaz yere kendisini üzmemesini söylüyordum, ama nafile, hiçbir yararı olmuyordu. Benim annem anlaşılan yaşı bir parça ilerleyince tam bir Türk annesi olmuştu. Tam o sıralarda ben işime tipik bir Türk genci gibi değil de, çok çalışkan bir milletin evladı gibi sarılıyordum. İşimi o kadar çok ciddiye alıyordum ki gazetedeki arkadaşların alay konusu olmuştum. Evet, biraz abartıyordum. Ben önüme gelen her işe atlayıp üzerindeki sorumlulukları teker teker üzerime aldıkça Gökhan Abi’nin bunalımı derinleşiyordu. Liseler arası bir atletizm müsabakasında kırılan rekoru -bize de yanlış intikal ettiği için- yanlış vermemiz nedeniyle dünya başıma yıkılmış gibi olmuştu. Gökhan Abi “O yeni rekor ileride bir gün başka bir genç atlet tarafından egale edilmeyecek mi sanki, bunda bunca üzülecek ne var anlamıyorum”, demişti beni teselli etmek için. Oysa fikrimce eski rekorları yaklaşık olarak bilen bir muhabir yanlışı kolayca tespit edebilirdi. İşe onca düşmüş olmamda sanıyorum özel hayatımın çoraklığı da önemli bir rol oynuyordu. İşyerinde zaman zaman bana belli belirsiz flört sinyalleri gönderen kızlar oluyordu, ama bunlarla ilgilenmiyordum. Bizim kuşak büyük aşk söylenceleriyle büyümüştü, yolumun kesiştiği kızlar fikrimce maddi ve dünyevi meselelere gereğinden fazla kıymet veriyorlardı. Globalleşen yeni dünya ve gemisini yürüten kaptandır masallarına insanlar kapılıp gitmişlerdi. Çevremde önceki kuşaklardan devraldığımız hayallere prim veren yoktu. Bir de buna benim düşünsel olarak bir an önce palazlanma hırsım ve huysuzluklarım eklenince yalnızlığım iyice derinleşmişti. İnatla eski şarkıları dinliyor, klasik filozofları okuyordum. Yüreğimde aşkın bir gücün kıpırtılarını hissettiğim için her şeye rağmen umutla doluydum, değerlerimden taviz vermeye niyetim yoktu. Medya çevresindeki insan ilişkilerinde kaotik bir liberalleşme süreci işliyordu. Dar ahlaki kalıpların kırılması bakımından olup biteni olumlu karşılıyor, ancak tanık olduğum bazı sığlıkları, küçük hesapları, kişisel çıkarların ne pahasına olursa korumasını hazmedemiyordum. İstanbul’un acayipliklerini keşfettikçe Ankara’daki  naif insan ilişkilerini, candan arkadaşlıkları mumla arıyordum. Velhasıl enerjiyle doluydum, akacak mecra arıyordum.

 

Avukatım Samet Tokcan bugün aradığında oldukça efkarlıydı. Eşi yüzünden yeniden içkiye başlamış. Önceki gece eşi rakıyı biraz fazla kaçırıp oklavayla üzerine yürüyünce kızılca kıyamet kopmuş. Çünkü avukatım nicedir alttan alıyormuş. Sabretmek bir yere kadarmış. Bir erkeğin gururu çocuklarının gözü önünde bu kadar da ayaklar altına alınmazmış. Çünkü sesini çıkarmasa yarın bir gün çocukları hangi nasihatını dinler, onu baba diye nasıl sayarlarmış. Avukatım Tokcan içkiyi bıraktıktan sonra ilk kez karısına cevap vermiş. Kadın başınla başımıza eşkıya mı kesildin, demiş. Eşi bu sözü onmaz bir aşağılama olarak ele alıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış. Eşi bağırırken büfenin camları zangır zangır titriyormuş. Çocuklar içlerini çekerek ağlamaya başlamışlar. Samet Bey panik halinde ne yapacağını düşünürken komşular telaşlanıp kapıya dayanmışlar. Samet Bey’in hanımı elinde rakı bardağıyla komşuları kovmuş. Avukatım çocukları alarak odalarına götürmüş, annelerinin şerrine karşı kapıyı içerden kilitleyerek beklemelerini söylemiş onlara. Samet Bey onbir yıllık evlilik hayatında Fahriye Hanım’ın böylesi rezilce bir hareketine ilk kez tanık oluyormuş. Keza uzun yıllar bekar yaşamış bir kişi olarak hanımının kıymetini her zaman bilmişmiş. Fahriye Hanım biraz daha bağırdıktan sonra oturup ağlamaya başlamış. Durup durup “Beni bu merete sen alıştırdın, sonra da sofrada yalnız bıraktın” diye söyleniyormuş. Eşi öylesine içten bir ağlama tutturmuş ki biraz önceki muazzam öfkesine rağmen Samet Bey mutfağa yönelmiş. Kendisine dolaptan bir rakı bardağı seçip salona dönmüş. Buzunu, suyla rakının balansını, mezesini filan düşünmeden kendine bir bardak rakı doldurmuş. Fahriye Hanım’ın yanına gelip “Şerefine hanım” diyerek bardağını onunkiyle tokuşturmuş. Fahriye Hanım’ın yüzüne o dakikada sıcak bir gülümseme yayılmış. Sonra o gülümseme yüzünde donmuş bir halde Fahriye Hanım sızıp kalmış. Samet Bey eşini sırtlayıp yatağa taşımış. Çocukların kilidini açıp annelerini yola getirdiğini, hemen yatıp uyurlarsa ertesi gün güler yüzlü bir anneyle karşılaşacaklarını  söylemiş. Kendisi ise uyuyamayıp balkona çıkmış. Rakı mezesiz gitmiyor diye, mutfağa gidip kendine kavun ve beyaz peynir ayarlamış. Balkon serinmiş, edepli bir rüzgar esiyormuş. Çıkarıp huzur içinde bir de sigara yakmış. İster istemez aklına bizim vaka düşmüş. Belki de, diye düşünmüş, ben bu vakayı rakıyı bıraktığım için çözemiyorum. Sözün burasında araya girip üniversite zamanımda rakı içerek çalıştığım bir vizeden kırkiki aldığımı söyledim. Anlamadı, kırkiki iyi not muydu, diye sordu. O kadar az çalışmaya yine de iyiydi, dedim. Üzerimdeki giysileri soyanla maktulun cüzdanını çalanın aynı kişi olup olmadığını düşünmüş. Bu soru daha önce nasıl aklıma gelmedi diye kendisine hayret etmiş. Rakısından küçük bir fırt alıp düşünmeye devam etmiş. Bir kere katille maktulun cüzdanını çalan aynı kişiydi diye akıl yürütmüş. Bu kişi peki neden bir başka kazazedenin giysilerini soymakla uğraşsın diye sormuş kendisine. Rüzgar şiddetlenmiş bu arada, tüyleri diken diken olmuş. Belki senin cüzdanın ve giysilerinle kılık ve kimlik değiştirdi, dedi bir çocuk safiyetiyle. Olabilir, ama neden, diye sordum. Bunlar galiba telefonda konuşulacak şeyler değil, dedi iyice ciddileşerek. Zaten benim de kulağım ağrımıştı. Sonra yine konuşuruz dedim. Az kaldı işi çözmeme, merak etme, dedi. Size güveniyorum, dedim. Sağ ol, bu arada sen nasılsın, sağlığında bir gelişme oldu mu, diye sordu. “Hafızamda mı?” diye sordum. Ben onu kastetmemiştim, ama olanların küçük bir parçasını hatırlamış olsan bile işi şak diye çözerdik, dedi. Moralim bugünlerde daha iyi, hatırlamaya gayret ediyorum, dedim. Önce sağlık, dedi, bir kadın programı sunucusu edasıyla. Doğru, sağlık iyi olunca diğer işler daha kolay çözülür, dedim. Veda sözleri sarf edip telefonu kapattık.

 

Kül rengi çimlerle kaplı geniş bir düzlükte sırt üstü yatıyordum. Yukarıda irili ufaklı binlerce yıldız vardı. Tepedeki yıldızların donuk ışığında çimler keskin birer ustura gibi parlıyordu. Gökyüzünde sanki kuyruklu yıldızlar geçidi vardı. Başka bir gezegende gibiydim. Bedbaht. Öylesine garip, çaresiz. Benden başka hiç kimsenin olmadığı soluk bir dünyadaydım. Yüreğim üzüntüden pişkin bir yumurtanın sarısı gibi kaskatı olmuştu. Demek ki kimliği belirsiz yetkililer tarafından başka bir aleme püskürtülmüştüm. Demek ki yıldızların altında yalnızlık çekmeye mahkum olmuştum. Kül rengi çimler keskin dişler gibi sadece parıldıyorlardı. Yattığım yerde aptallar gibi küfrediyordum. Yıldızlara. Lanetler okuyordum. Yıldızlar bir kumaştan dökülen simler gibi ufkun dört bir yanına düşmeye başladılar. Sanki tepeme kubbe biçiminde kara bir kumaş gerilmişti de... Önce iri yıldızlar döküldüler, sonra daha ince, kum gibi olanlar. Un gibi incecik olanların düşüşleri de tamamlandığında her yan katran karası bir karanlıkla kaplandı. Gözlerimin içinde ışığın noktası bile kalmadı. Ne kulağıma gelen bir ses vardı, ne de burnuma ulaşan bir koku. Ölmüş olabilirim diye düşünüyor, ama buna nedense üzülmüyordum. Neden sonra etrafım soluk sarı bir ışıkla doldu. Az ileride kara bir arabanın siluetini fark ettim. Hiç rüzgar esmiyordu, çaresizdim. Kara arabanın arka kapısının yavaşça açıldığını gördüm. İçeriden kimin çıkacağını merak ediyordum. Normal bir adamın yarısı kadar bir adam arabadan inip çevreye bakındı, neyse ki beni fark etmedi. Bu arada araba şişip büyüdü, arka kapıdan çıkan ve ön kapıyı açmaya çalışan adam kapının koluna güçlükle yetişebildi. Araba şişerek kara bir jipe dönüşmüştü, kalbim hızla çarpıyordu. Uyanmamalıyım, biraz daha dayanmalıyım, diye düşündüm. Adamı gözlerimle kıskıvrak yakalayacaktım. Birisi gözlerimin önünde başka birisini öldürecekti, ayağa kalkabilsem belki cinayeti önlerdim. Öyle güçsüzdüm ki kolumu kaldıracak halim yoktu. Belki başkaları önleyebilir diye çevreme bakındım. Sağ tarafımda uzayıp giden metal bir bariyer vardı. Solumda kesik çizgilerle bölünmüş geniş yol. Soluk sarı ışığın gerideki yüksek elektrik direğinden yayıldığını fark ettim. Küçük adam jipin ön kapısını açıp başını içeriye sokmuştu. Sağ tarafımda topallayarak bana yaklaşan iki küçük adam gördüm. Küçük adamlara çok kızdım, çünkü bariyerlere birkaç adım kala kendilerini yere atıp saklanmışlardı. Normal bir adamın yarısı kadar olan adam jipin önünden dolaşarak şoförün olduğu tarafa geçti. Kapıyı açıp içersini kurcaladı. Ben hâlâ öylesine yalnızdım ki öfkemi bile kaybetmiştim. Keşke hemen uyanabilseydim. Çünkü biraz sonra tepemde havai fişekler patlamaya başladı. Kırmızı ve mavi renkli fişekler gökyüzünde dönerek patlıyorlardı. Ard arda bir sürü patlama sesi duydum. Sonra da ayak sesleri, gözlerimi kapamıştım, dayanılacak gibi bir şey değildi yaşamak. Zaman zaman sol yanımdan vınlayarak güçlü rüzgarlar esiyordu. Durduğum yerde terlemiştim, birileri kollarımı, bacaklarımı çekiştiriyor, yaralı bedenimi sarsıp rahatsız ediyordu. Üzerimde eller var gibiydi, havai fişeklerin patlama sesleri kulaklarımda yankılandığı için gözlerimi açmaya korkuyordum. Üşümüş, korkudan dertop olmuş bir halde uyandım. Gözlerimde sahici yaşlar vardı. Korkmuş bir tavşanın bakışlarıyla çevremi süzdüm. Çevremde dönen eşyalara önce bir anlam veremedim, sonra odamda olduğumu anlayınca bir parça ferahladım. Kitaplığımın ve masamın dönüşü yavaşladı, kötü bir rüya gördüğümü anladım. Mutsuzluk patlak davullara benzeyen hazin bir şeydi. Uykudan kahrolarak uyanmak. İyiye işaret değildi. İçimden yataktan çıkmak gelmiyordu. Kendimi Türk hekimlerine emanet etmekle hiç iyi yapmamıştım. Başımı yastığın altına gömüp kabuslarıma meydan okurcasına yeniden uykuya daldım.

 

Gördüğüm kötü rüyanın etkisiyle olsa gerek, öğleden sonra saat üçe kadar uyumuşum. Yataktan kalktığımda beynim şişmiş gibiydi. “Kalk yavrum, arkadaşın geldi”. Kimmiş ki benim arkadaşım? İlk anda algılayamadım. Meğer Gizem gelmiş, salonda dedemde birlikte oturuyormuş. Üzerime bir tişört, bacağıma bir pantolon geçirip salona geçtim. Gizem dedemle televizyondaki kadın programının erkek sunucusu hakkında konuşuyordu. “Hoş geldin Gizem” dedim. Gizem o anda bana aileden biri gibi gözüktü. Sanki evime gelip gitmesi en birinci göreviymiş gibi. Başını kaldırıp gülümseyerek “Günaydın”, dedi. “Uykuyu fazla kaçırmışım” gibi anlamsız bir açıklama yapmak ihtiyacı hissettim. Gizem benimle ilgilenmek yerine anneanneme ağzına tek parça halinde attığı kekin tarifini sordu. Anneannem mutfaktan buruşuk bir kağıt parçası getirip “Çok kolay” diyerek Gizem’e verdi. “Size lazım olmaz mı bu tarif?” diye sordu Gizem. “Ben öğrendim artık”, dedi anneannem. Dedem damağını şakırdatarak çayından büyük bir yudum aldı. Üzerine kocaman bir parça kek. Herkesin keyfi yerindeydi. “Ben de kek isterim”, dedim. Anneannem önce kahvaltımı yapmam gerektiğini söyledi. “Neredeyse akşam oldu, ben kek istiyorum”, diyerek karşı çıktım. Gizem bana baktı. Utanıp gözümü kaçırdım. “Sana bir hediye getirdim”, dedi Gizem. Bir hediye. Sevindim. Beklenmedik bir coşkuya kaptırdım kendimi. “Çıkıp dolaşalım mı biraz?”, diye sordum. “Sen dışarı mı çıkıyorsun” dedi Gizem. “Artık çıkıp dolaşıyor” dedi anneannem sevinerek. Gizem hediyeyi hemen vermek niyetindeydi, ama ben hediyeyi de yanımızda götürelim, dışarıda verirsin deyince sesini çıkarmadı. Bayramlık yeni giysilerine sevinen çocuklar gibiydim. Hediyem koltuğumun altındaydı, sol yanımda Gizem vardı, dışarıdaydık, kollarımızı serbestçe sallayarak yürüyorduk. Gizem zaten mutluluğu hiç garipsemiyordu. Onun için mutluluk normal bir ruh haliydi. Benimse içimde sinsi korkular ve küçük hesaplar yerlerini korumak için mücadele ediyorlardı. Benim içim mutluluğa alışık bir mekan değildi, hele kazadan sonra duvarlarım iyice küf bağlamıştı. Kadıköy sahilindeki hasır iskemleli çayhanede güçlükle yer bulup oturduk. Uğultulu vapur düdükleri, motorcuların ellerindeki koca megafonlarla müşteri çağırmaları, cırtlak sesiyle kucağındaki gazeteleri satmaya çalışan çocuk, iskeleye yanaşan vapurun tepesinde uçuşan martılar, midye satan adamın kırmızı biyeli önlüğü, az ötedeki tezgahın simitlerinden yayılan susam kokusu, denizden yükselen iyot kokusu ve hatta geciken çaylar bile Gizem’e mutluluk verebiliyordu. Oysa yüreğimdeki kördüğümle ben karşısındaki sandalyede kıvranıp duruyordum. Gizem arabalardan ve hayattan korktuğumu anlamamalıydı. Evden çıkarkenki sevincimin uçup gittiğini. Güçsüz ve sıradan bir adam olarak hesap üstüne hesap yaptığımı. Belkemiğimdeki çöküntü Gizem’i ilgilendirmezdi. İçimden yüzüne karşı defolup kendi yoluna gitmesini haykırmak geliyordu. Kırılmayacağını bilsem. Bir başkasının duygularını önemseyecek durumda değildim aslında. Beni yalnız bırakmasını söyleyemiyordum, çünkü öyle şeylerin nasıl ifade edileceğini... Bir insana  kabahatinin yekpare bir ruha sahip olmak olduğu nasıl söylenirdi? İkindi güneşine uzun ve seyrek kirpiklerinin arasından memnuniyetle bakan bir insana benim o anda söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Beni anlayamazdı. Benim geçtiğim yollardan geçmemiş, hayatında hiç ezilip un gibi dağılmaktan korkmamıştı. “Ne oldu Varol, hiç konuşmuyorsun”. Verecek mantıklı bir karşılığım yoktu. Başımı öne eğdim. Derin bir nefes aldım, düşündüm, bütün cesaretimi toplayıp yüzüne baktım ve dedim ki: “Gizem seni kırmak istemiyorum, sen çünkü iyi bir insana benziyorsun”. “Nasıl yani?”, diye sordu şaşırarak. Ne diyeceğimi bilemiyordum, kendimi zorlayarak “Hediyemi açalım istersen” diyebildim. Gizem ses tonumdan galiba içimde birşeylerin ters gittiğini anladı. “İstersen gidebiliriz” dedi. “Böyle olacağını tahmin edemedim, seninle ilgisi yok, kusura bakma”, dedim. “Önemli değil”, dedi duraksayarak. Galiba bana neler olduğunu sorgulamakla sorgulamamak arasında kararsız kalmıştı. Sonra üzerime gelmesinin bir faydası olmayacağını sezmiş olmalı ki gülümseyerek “Kalk, hadi gidelim”, dedi. Kalktık. “Ben şuradan Bostancı minibüslerine bineceğim” dedi ilerideki durağı göstererek. Güçlükle “Görüşürüz” diyebildim sadece. Koltuğumun altındaki pakete sıkı sıkı sarılarak ona arkamı döndüm. Ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Galiba ben iflah olmayacağım.

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

Mor Bulutlar Altında - Tefrika Roman - 17. Bölüm

Tarih: 23:37 on 23/12/2007

Gizem gelip zaten güçlükle koruduğum dengemi alt üst etti bugün. Doktor Güneş’in yüzünden Gizem’le konuşurken çok gergindim. Gizem de aksi gibi kalkıp gitmek bilmedi. Havadan sudan konuşurken ilişkimizin adını koymak gibi şeyler düşündüm hep. Gizem de gerginliğimi fark edip “Bugün çok dalgınsın” dedi. Tuhaf kız şu Gizem. Konuşmadan geçirdiğimiz dakikalara nasıl dayandığına aklım ermiyor. Bende ne bulduğunu bilmiyorum. Sormak da doğrusu işime gelmiyor. Ben seni iyi bir arkadaşım olarak görmüştüm teranesine dayanamayacağımı biliyorum. Var olan bir umudu neden tehlikeye atayım. Ben salak mıyım? Sonra bu hasta halimle yeni bir ilişkinin sorumluluğunu neden alayım? Çünkü Gizem garip bir kız. Ne olacağını hiç kestiremiyorum. Ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, olası bir soruma nasıl karşılık vereceğini. En önemli silahı gülümsemek. Gülümseyip dudağının kenarındaki kıvrımı sergilemek. Dudağını kenarındaki o kıvrıma dokunsam hastalığım tamamen geçecek gibime geldi. Elimi uzatamadım. Gizem’in adı Gizem değil de Serap olsaydı duruma daha uygun olacaktı. Bunu ona söylemedim. Sahildeki yürüyüşümden söz ettim ona, ağladığımı yalnız gizledim. İçimdekileri kimse bilmesin. Doktor Güneş bile, anneannem de bilmesin. Bir mağaram olsaydı da keşke yaralı bir ayı gibi girip saklansaydım, dedim Gizem’e. Güldü. Dilim kedi dili gibi şifalı olsaydı, yaralarımı yalasaydım, diye de ekledim. Gülmekten vazgeçti, insanlara güvensen iyi edersin bence, dedi. Doktor Güneş’ten sonra bir de başımıza Gizem çıktı diye düşündüm. Onu öyle yap, şunu şöyle yapma. Gizem Hanım için kolay tabii. Çocukluğunda da güzeldi muhtemelen. Anne, baba, teyzeler ve amcalar güzelliğinin hatırına bir dediğini iki etmemiştir. Güzellik dolaşımdaki en şeffaf sermaye. Rahatlığını kıskandım. Kayıtsızlığına, kendine olan güvenine, gülümsemesine bile sinir oldum. Gülümsemesi yüzünde donsun diye sana aşık oldum demeyi geçirdim içimden. Oysa ona aşık değildim. Adını koymak gerekirse. Hoşlanıyordum epeyce. Bir arkadaş olarak değil elbette. Edebiyat üzerine yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Dergicilik ona göre değilmiş, anlamış. Piyasada çalışmak yerine akademisyenlik. Kabul edilirse iyi bir üniversitede... Kabul edilirsin diye düşündüm güzelliğini ve iyi aile kızlığını kıskanarak. Kendimi tanıyamıyorum. Habis ruhlu bir insan olup çıktım. Kız benim iyiliğini ister ve insanlara güvenmem gerektiğini söylerken. Hiçbir çıkarı olmadığı halde kalkıp ziyaretime gelmişken. Ya çok iyi bir kızdı ya da benden hoşlanıyordu. Bana geldiğine göre. İki ihtimal de onun lehine diye düşündüm. Bir de anneannemin olgunluğuna şaştım. Bu kız neden seni ziyarete geliyor, yoksa seninle evlenmek mi istiyor diye düşünebilirdi. Normal bir Türk anneannesi olarak. Karşı cinsten iki Türk gencinin arkadaşlığı çünkü az görülen bir şeydir. Muhabbetimden hoşlanıyor desem değil. Elini tutacaktım, ama komik olmaktan korktum. Bugün çok sancılı saatler geçirdim. Gizem sonunda gitti de rahat bir nefes aldım. Rahatlık aslında uygun bir deyim değil, ama neyse. Hasta bir Türk olarak. Oturup bu satırları yazdım. Kim okuyacaksa artık.

 

Telefonda Avukat Samet Tokcan’la uzun bir görüşme yaptık. Oysa telefonla konuşmayı sevmem. Zaten sırtım ağrıyordu, konuşma sırasında sağ kulağım kızardı, telefonu kapattıktan sonra zonklamaya başladı. Heyecandan ahizeyi kulağıma çok yaklaştırmışım demek ki. Bugün dışarı çıkmayı planlamıştım, ama hiç içimden gelmiyor. Yazmaya kendimi zorlayarak oturdum zaten. Meşgale olsun diye. Yazarken insan derli toplu bir biçimde düşünebiliyor. Avukat Tokcan’ın hitabet yeteneği çok zayıf. Bunca yıldır nasıl avukatlık yapabilmiş, hayret. Bazen fısıldar gibi konuşuyor, bazen de neredeyse bağırıyor. Karşılıklı otururken en azından mimiklerini takip edebiliyordum, telefonla konuşunca kulağım şişti. Cinayet hikayesi dallanıp budaklanıyor. Ayrıntıları öğrendikçe iyice anlamsız bir hal almaya başladı. Bizimki bu kez konuyla ilgilenen gazetecilerle konuşmuş. Gazeteciler avukatıma benimle görüşmek niyetlerini bildirmişler. Hatta meğer ben hastaneyken de gelip görüşmek istemişler. Bunu şimdi öğrendim. Sinirlerim bozulmasın diye izin verilmemiş. Gazetedeki eski ‘arkadaş’lar mahcup bir edayla hastaneye gelip başsağlığı dilemişlerdi. İşten kovulduğuma ne kadar üzüldüklerini de biraz gecikmeli olarak bildirmek imkanı bulmuşlardı böylece. Çoğu bir vebalıya bakar gibi bakıyordu bana. İşten kovulmuş ve kafayı yiyerek kaza geçirmiş bir deli. İşten kovulduktan sonra arayıp hatırımı soranlar magazin servisinden iki muhabir kızla, geçinemediğimi sandığım delikanlı tavırlı ekonomi editörü olmuştu. Benden hemen sonra daha kapsamlı bir ‘operasyon’ gerçekleşmiş. Kalanlar patronumuza duacıymışlar. Beter olsunlar diye düşünmüştüm, beyin işçileri patronlarına beş vakit dua etmeye devam etsinler. Bu camia zaten beni hiçbir zaman hazmedememişti. Sivri tavırlar göstermemeye dikkat etmeme rağmen. İşimi ciddiye aldığım için mi, iddialı kişiliğim yüzünden mi, bilemiyorum artık. Tabii bizim gazeteden kimsenin arayıp kaza hakkında bana sorular sormaya yüzü tutmamıştır. Ya da bu işten kovulma mevzuu gündeme gelirse diye çekinmiş olabilirler. Samet Tokcan’ın görüştükleri başka gazetelerdenmiş. Avukatım normal yollardan öğrendiklerini hiçbir zerresini gizlemeden anlatmış. Bizim çünkü gizleyecek bir şeyimiz yokmuş. Hakikat bizden yanaymış. İçeriden sızdırdıklarının elbette sözünü etmemiş. Bir görgü tanığı varmış galiba. Otoyola bakan apartman gecekonduların birinde bebeğini emzirmek için yatağından kalkmış olan bir kadın. Jipin arka kapısının açıldığını ve içinden bir adamın çıktığını görmüş. Bebeği ağlayınca pencerenin önünden ayrılmak durumunda kalmış. Silah seslerini, evet, duymuş. Yeniden pencereye geldiğinde ortalıkta kimse yokmuş. O sırada muhtemelen yolun kıyısında yatmakta olan bendenizi görmemişmiş. Polise haber verecekmiş, ama şahit yazarlar diye korkmuş. Şahit yazarlar diye değil de daha ziyade galiba kocasından. Uyandırırsa kızabilir diye düşünmüş. Oysa kocası bu kadın ben uyandırmış olsaydı, iş çoktan çözülmüş olurdu diyormuş. Devlete yardımı olacaksa karısı mahkemede ifade verebilirmiş. Gazetecilerin bu kadını nasıl bulup konuşturduğunu sordum. Avukatım Tokcan da gazetecilere bunu sormuş, ama kaynaklarını açıklayamazlarmış. Soru şuymuş? Arabada bulunan üçüncü kişiden o zaman Öymen Aslan neden söz etmemişti. Belki üçüncü kişi arabada değildi de sonradan olay yerine intikal edip arabaya arka kapıdan binmişti. Sonra belki görgü tanığı kadın arka kapıyı açıp çıkarken onu görmüştü. Peki ben jipin içinde bir üçüncü kişi görmüş müydüm? Hayır aynada gördüğüm sadece pişmiş kelle gibi sırıtan iki iğrenç tipti. Peki yandan yaklaşırken arka koltuğu bariz bir biçimde... Hayır, tabii özellikle dikkat etmemiştim, çünkü, malum, gözüm dönmüştü, ama arka koltukta birileri oturuyor olsa hatırlamaz mıydım? Evet, hatırlıyor olmam gerekirdi. Olay yerine sonradan intikal eden bir üçüncü şahıs torpido gözünde bir silah olduğunu nereden bilebilirdi? Arka koltukta kimseyi görmediğimden emindim, değil mi? Evet, arka koltukta oturan bir üçüncü şahıs yoktu. Belki maktul Halil Yurtseven torpido gözünden silahını çıkarmaya çalışırken... Böyle saçma bir vaka olmaz dedi Avukatım Tokcan konuşmamızın sonlarına doğru sinirlenerek. Trafik kazasıyla cinayet bir araya gelecek, sonra bu alakasız olay mahalline tesadüfen bir katil intikal edecek ve Avukat Samet Tokcan olayın üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına rağmen olayı aydınlatamamış olacak. Elimizde ayak izlerinin krokisi ya da hiç değilse telefon görüşme kayıtları olsaydı diye öyle içtenlikle iç geçirdi ki avukatım, kendi halime yanacağıma ona acıdım. Dezenformasyon var bu işte dedim onu bir parça olsun avutabilmek için. Üniversite sınavında dördüncü olan bir sınıf arkadaşımdan bahsettim ona. Eğer bir problemi Mehmet de çözememişse sorunun yanlış ya da verilerin hatalı olduğuna hükmederdik, dedim. Avukatım Tokcan, estağfurullah, tabii o arkadaşının durumu farklıymış, dedi gururlanarak. Müsait olduğunuz bir zaman karşılıklı oturup yazarak, şemalar yardımıyla verileri gözden geçirelim, dedim. Avukatım Tokcan hafiyelik işine ortak olmama bir parça bozuldu galiba, ama az önceki iltifatımın hatırına teklifimi kabul etti. Verilerin hatalı oluşundan ziyade bilgi eksikliklerimiz üzerinde duruyormuş. Polisin elindeki imkanlar bende olsaydı diye hayıflandı yeniden. Ama bende de onlarda olmayan meziyetler var diyerek iman tazeledi. İlgimi çekmeyen başka şeyler anlatmaya başladı sonra. Hevesim kırılıverdi. Bütün bunlar boş şeyler diye düşündüm. Anneannem çorbamı getirmiş gibi aptalca bir yalan uydurarak konuşmasını yarıda kestim. Anlaşılan cinayeti oturup birlikte irdelemek fikrine alışmıştı. Bir ara geleceğim, enine boyuna konuşuruz, dedi. Anneannemden yalancıktan selam söyledim. Avukatım Tokcan büyüklere hürmetlerini iletmemi istedi. Söylerim dedim. Teşekkür edip telefonu kapattım. İçim hüzünle doldu.

 

Birkaç gündür içimden bir şey yapmak gelmedi. Ne iki satır bir şey yazabildim, ne de çok sevdiğim anılarımdan bir parça okuyabildim. Gidip dedemin yanındaki koltuğa oturdum bugün. Dedemin haline pek üzüldüm. Televizyonun karşısında uyuklaması canımı sıktı. Yaşlı ve güçsüz. Dedem. Bir uzun sonbahar. Yaşlılık. Hiçbir işe yaramayan gençliğim düştü aklıma. Geç kalmışlık hissi tüm benliğimi kapladı. Dışarı çıkmadığım için kendime kızdım. Önümde ne kadar uzun bir yol olursa olsun yürümeliyim. Sağlam durmalıyım. Hastalıklı zihnimin kurduğu tuzaklara düşmemeliyim. Biraz daha cesarete ihtiyacım var. Kendimi yenmeliyim. Dedem yaşlı, ama hayattan zevk alabiliyor. Dedem çocuk ve torun sahibi olmuş, dedem otuz sene subaylık yapmış, karnım dedemin emekli maaşıyla doyuyor. Eski erkekler dayanıklıymış. Bizim nesil çıtkırıldım. Dedem bir, ben sıfırım. Sıfır. Hastalık bir erkeğin hayatını felç edememeli. Akşama ablam gelecek. Ablam. Evli, çocuğu var. Ablam İngiltere’nin en saygın üniversitelerinden birini bitirdi. Amerika’da düzgün bir işte çalışıp iyi para kazanıyor, zeki, yakışıklı ve ziyadesiyle terbiyeli bir kocası var. Kızı, yeğenim, annesi gibi akıllı ve annesinden bin kat daha güzel. Aynı ağacın iki ayrı dalıyız. Ablam bir, ben sıfırım. Onun güneş altında pırıl pırıl parlayan yaprakları ve pembe, şirin bir çiçeği var. Bense kuruyum, çirkinim, kırılmak üzereyim. İşsizim, hastayım, yalnızım, saplantılı hıyar herifin tekiyim. Bunun  ötesi var mı? Gidip yatağımda eşeleneceğim. Bu kadar.

 

-Hoş geldin, Doktor Güneş

-Hoş bulduk diyeceğim, ama senin rengin solmuş.

-Kötüyüm doktor.

-Ben aksine çok iyiyim, iyiliğimi sana da bulaştırmaya geldim.

-Yapma doktor.

-Senin sahiden moralin bozulmuş.

-Evet, bok gibiyim.

-O nasıl söz öyle Varolcuğum?

-Açıkça söylemek gerekirse doktor, sen bu işi beceremiyorsun.

-İyiyim dediysem kötü doktorluğu kaldırabilecek kadar değil.

-Gerçeklerle yüzleşmek gerek.

-Keyfime çok güzel limon sıktın.

-Üzüldüğümü söylersem yalan olur.

-Bir dakika içinde bitirdin beni. Bravo.

-Benim problemim değil o.

-Nehir geçilirken at değiştirilmez. Maazallah boğulabilirsin sonra.

-Daha iyi ya. Kurtulurum.

-Sen doktorunun tavsiyelerine uydun mu?

-Benim artık doktoruma ve kendime inancım kalmadı

-Peki şimdi ne olacak?

-Elinin körü olacak doktor.

-Varolcuğum, elimin körü konusunu enine boyuna konuşmamız gerek. Bak sayende aynı ruh haline de büründük. Ne güzel değil mi?

-Benim konuşacak bir şeyim kalmadı doktor.

-İlaçlarını alıyor musun?

-Evet, doktor, düzenli olarak.

-Ya diğer tavsiyeler?

-Bir kez dışarı çıkıp yürüdüm. Sonra kendimi eve zor attım. İş arayacak halim yok. Sen galiba benimle dalga geçtin.

-Risk almak istemiyorsun yani.

-Aynen öyle.

-Varolcuğum, övünmek gibi olmasın ama, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde benden daha deli bir deli doktoru bulamazsın.

-Türkiye’de psikiatri bu denli acınacak durumda yani.

-Ne yazık ki öyle. Gavurlar arasında elbette daha iyiler vardır, ama onlar da senin dilinden anlamazlar.

-Olmuyor doktor.

-Olduracağız, ikimize biraz daha zaman tanı.

-Peki doktor, karşındaki adam mutsuzluktan gebermek üzere. Ne yapacaksın?

-Sana öncelikle bir mutluluk iğnesi yapacağım. Mutluluğu şırıngayla kalçana zerk ettikten sonra daha sağlıklı düşünebileceksin.

-Ya sonra?

-Sonrası sana düşüyor. Her gün düzenli olarak dışarıya çıkıp yürüyecek ya da koşacaksın, ilaçlarını aksatmayacaksın ve hayata olumlu yanından bakmaya çalışacaksın.

-Peki doktor, doktorluğundan ziyade arkadaşlığımızın hatırı için deneyeceğim.

-Kalbimi kırdın. Onu da bu arada söylemiş olayım.

-Kusura bakma doktor.

-Önemli değil, iyileştiğin zaman ben bunun acısını çıkarırım. Bu arada ben de daha sık geleceğim. Konuşacağız.

-Beni nasıl biliyorsan öyle yap doktor, yeter ki iyileşeyim.

 

Rüyalarım günümün nasıl geçeceğini ele veriyor. Dün gece bir kanalizasyon faresi gibi pislikler içinde gezindiğim rüyalardan birini görmedim. Biraz tedirginlik vardı, elbette, kırlarda, çiçekler arasında koşuyor değildim. Rüyasız ve dingin, su gibi bir uyku uyumadım. Yine de anlaşılan dünkü fırtına dinmiş. Akşam denizi gibi durgundum kalktığımda. Herhangi bir insanın ruh haliyle kalktım yatağımdan. Kahvaltımı yaparken ağzıma atıp uzun uzun çiğnediğim zeytinlerin tadını beğendim. Anneannemin özenle doğradığı, zeytinyağı ve naneyle terbiye edilmiş domateslerin tadına şükrettim. O domates dilimlerini ağzına atabildiğim için mutlu oldum. Kahvaltımı bitirdikten sonra anneannemin boynuna sarılıp bana baktığı için ona teşekkür ettim. Ben kötü bir adam değilim. Benimki bir garip huzursuzluk. Kaza geçirdim, korktum, sarılacak bir inancım yoktu, yok. Kendi inancımı inşa ediyordum ben. Zaten bu inşa işi zordu, sancılıydı. Sağdan soldan topladığım taşları yan yana ve üst üste koyarak bir bina yapıyordum. Bitince geçip o binanın içine oturacaktım. Hazırını almaktan daha iyi olacaktı. Koşmaya alışmış biri için oturup beklemek o kadar zor ki. Bugün rahatlıkla bekleyişim de aslında koşunun bir parçasıdır diyebiliyorum. Deniz durgun olduğu için. Çıkıp moda sahilinde yürüdüm. Kolay olmadı. Bir yaştan sonra galiba kolay yok. Güçlükler var. Engeller. Galiba aşınca ne olacağına çok takılmadan üzerlerinden atlamak gerekiyor. Balon satan bir adam vardı sahilde. Farkında değildi. İşinin içine yerleşmiş demek ki, alışmış. Deniz dalgalıydı, kayaları dövüyordu. Kayalıklardaki balonlara tüfek attıran çocuk yoktu. Tenhaydı yürüyüş yolu. Hafta içi, işi gücü olanlar işlerinin başınadır. Bir ara içimden koşmak geldi. Tuhaf karşılanır diye düşünüp çekindim. Adamın teki yanaşıp Ümraniye’ye nasıl gidebileceğini sordu. Önce nasıl tarif edeceğimi bilemedim. Heyecanlandım, sevindim. Adres sorulan biri olmak. İyidir. İskele tarafını işaret ettim. Minibüsler var, binersin dedim. Çeşit çeşit minibüs var ağabey dedi. Kara kafalı olanlar seni götürür dedim. Kara kafa. Tepesinde kara levhalar var, diye de ekledim. Anladı, sevindi, döndü, yoluna gitti. Çıkıp çay bahçesinde oturdum. Çay bahçesi hoşuma gitti. Gizem’i arasam, gelse, birlikte otursak diye düşündüm. Belki işi vardır, hem gelmezse huzursuz olurum. Dedim. Kendimle ben iyiydim. Boşları almadılar. Masamda bardaklar birikti. Anneannemi arayıp merak etmemesini söyledim. Çevreme alıcı gözle baktım. Yalnız oturan sadece bendim. Daha ziyade yaşlılar. Ve üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim gençler. Masama kuru bir yaprak düştü. Yaz günü. Sıcaktan bunalıp kalktım. Eve döndüm. Zor oldu. Kornaya öyle çok basıyorlar ki. Bir gece herkes uyurken bütün arabaların kornalarına elektrik bağlamayı hayal ettim. Kornaya basanı elektrik çarpsın. Acil bir durum söz konusuysa kornaya basan zaten acıya dayanabilir. Bir yaştan sonra kolay yok. Terledim. Tişörtüm sırtıma yapıştı. Dedemlerin binasında asansör yok. Merdivenler dik. Çıkarken yoruldum. Güçlükler var, engeller. Eve gelip bu satırları yazdım. Sinan gibi oldum. Hastalıklı bir davranış olduğunu bildiğim halde  aynı şeyleri tekrar tekrar okuyorum. Anılarım. Başkalarının yazdıklarına hâlâ tahammülüm yok.

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

Mor Bulutlar Altında - Tefrika Roman - 16. Bölüm

Tarih: 23:32 on 23/12/2007

Kuru yaprak rengi bir bozkırın ve gri binaların güzel olabileceğini ben Ankara’da öğrendim. Ankara yaşamımın baharına tüm mütevazılığı ve haşmetiyle eşlik etti. Rengini memur ve öğrencilerden alan bu acayip kenti hiçbir zaman küçümsemedim, Ankara da sağ olsun, beni hiç gücendirmedi. Ben daha ziyade İstanbul’da üzüldüm. Ankara bir zamanlar umudun başkenti olmuştu. Ankara’nın kuru soğuğundan da, dillerden düşmeyen nemrutluğundan da hiç etkilenmedim. Bozkır insanının içine dönüklüğünü sevdim. Kavruk yüzlere bulaşmış bin yıllık hüzün bana çok iyi geldi. Parklarında sarhoş oldum, denizsiz ufkuna yüksek tepelerden baktım, ben Ankara’da en çok gün doğumunu sevdim. Ankara’nın kasvetli sokaklarında yoksulluk içinde geçmiş bir çocukluğunun izleri vardı. Sokak köpeklerinin bakışlarında kahır ve umut vardı. Ankara’da ben beş bahar geçirdim, hiç birinde bir öncekini özlemedim. Geceleyin dışarıda gezerken üzerimize kurşun rengi bir duman çöker, soluklarımıza krom karışırdı. Yüzüncü Yıl İşçi Sitesinin çevresindeki boş arsalardan birinde top oynuyorduk. Ankara’nın güneşi açık sarı ışınlar saçıyor ve Sinan sahanın kenarında hışımla sigara içiyordu. Otlar kurumuş, sararmıştı, yazdı, akşam üstüydü, kemiklerim sıcaktı, gözüme güneş geliyordu. Saha çok büyüktü, ben defanstaydım, Oğuz ileride rakip takımla can havliyle mücadele ediyordu. Bizim takım çok güçlü olduğundan defansa top gelmiyordu, ben de rahatımı bozmamak için ileriye gitmiyordum. Ara sıra gidip Sinan’ın yanına çöküyor, sigarasından bir fırt alıyordum. Bir keresinde Oğuz’a yakalanmıştım, çok kızmıştı. Sinan şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbazın ciddiyetiyle cebinden leblebiler çıkarıyordu. Koca elleriyle ellerimin içine leblebi taneleri döküyordu. Arada benim tarafa gelen topları tüm gücümle abanarak ileriye yolluyordum. Topa vurduktan sonra burnuma yerdeki kurumuş otların tozla karışık kokusu geliyordu. Hafif rüzgar vardı, güneş bunaltmıyordu. Kafamın içinde düşünceler birbirleriyle kavga ediyorlardı. Futbol oynuyor olmak zihinsel faaliyetimi engellemiyordu. Beynimin zembereği kitaplar tarafından sürekli kuruluyordu. Saçlarım karmakarışıktı, şakaklarımdan incecik ter taneleri süzülüyordu. Yetişkinliğim için öğrenciliğe benzeyen şirin bir sığınak bulmalıydım. On yıl sonra gecenin üçünde Sinan’la basketbol oynayamayacaktım. Kimse bana yirmibirde biten bir oyun için ondokuz sayı avans vermeyecekti. Kontrole gelen ve kimlik soran genç polisleri oyuna katamayacaktık. Oyunlara ayrılan saatler azalıp günlük yaşamın zırıltıları çoğalacaktı. Maç bitti. Gidip alenen Sinan’ın yanına oturdum. Oğuz geldi. Mutluydu. Üç gol atmıştı. Tam zamanıydı. Altımıza alıp Oğuz’u tost yaptık. Yanımızdan uzaklaşıp kendisini sağlama aldıktan sonra Oğuz bizi taşlamaya başladı. Sinan alnına taş gelmiş numarası yapıp yere kapaklandı. Yanımıza gelip Sinan’a ne olduğuna bakmadığı için takım arkadaşları Oğuz’u kınadılar. Oğuz eve gitti. Sinan’a “Biz üç yıl sonra ne yapacağız?” diye sordum. “Ben belki para kazanmak için basketbol sahalarına dönerim”, dedi. Yanıtını hiç inandırıcı bulmamıştım, ama üstelemedim. “Peki ben ne yapacağım?”, diye sordum. “Sen gazeteci olacaksın”, dedi Sinan. “Gazeteci olup dünyayı düzelteceksin”. “Olabilir mi öyle bir şey?”. “Olabilir, habere ve yoruma düşkün bir yanın var”. “Ben dünyayı düzeltmekle ilgili kısmını sormuştum”. “Ne bileyim ben, öylesine söylemiştim”. “Sen gayri ciddi bir insansın”. “Bir şairle konuştuğunu unutma. Ben yazılmamış ve muhtemelen hiçbir zaman yazılamayacak şiirlerin şairi. Dilin yetersizliği yüzünden tek yapabileceğim yaşamımı iri cüsseli bir soytarı olarak sürdürmek”. “Seninle zaten ciddi bir şey konuşulmaz ki”. “Sen gazeteci olacaksın”. “Bunu ben bir düşüneyim”. “Kalkalım da yolda düşün”. “Acelemiz mi var?”. “Oğuz çoktan alt kattaki o şehla bakışlı kızı eve davet etmiştir”. “Sanmam, morali bozuktur şimdi”. “O yüzden işte, moralini düzeltmeye çalışıyordur”. “O zaman gidip rahatını bozalım, kendiyle ve dünyayla barışıklığı sinirimi  bozuyor zaten”. “Gidip dünyayı ona dar edelim”.

 

Bazı akşamlar yürüyerek eniştemin Balgat’taki evine gidiyordum. Yürüyüşüm kırkbeş dakika kadar sürüyordu. Konuşurken yolda düşündüklerimi enişteme açıyordum. Eniştem kafama takılanları yorumlamakta bana yardımcı oluyordu. Yaşım küçük diye beni küçümsemiyordu eniştem, beni adam yerine koyuyordu. Eniştemi seviyordum, bir anlamda babamın yerini tutuyordu. Babamdan uzun zamandan beri haber yoktu. Düzensiz de olsa para yollamayı sürdürüyordu gerçi, ama bankadaki memurlar paranın hangi ülkeden geldiğini çözebilmek için her defasında akla karayı seçiyorlardı. Böyle bir mecburiyetleri olmadığı halde, sırf merakımı gidermek için uğraşırken kim bilir hakkımda neler düşünüyorlardı. Babasının nerede olduğunu gelen havalelerden çıkarmaya çalışan bir çocuk. Babam anlaşılan eniştemi daha sık arıyordu. Enişteme göre babam bizi aramıyordu, çünkü sesimizi her işitişinde vicdanı yeniden kanamaya başlıyordu.

-Baban Türk erkeklerinin büyük çoğunluğu gibi duygularını gizlemek zorunda hissediyor kendini. Bir Türk erkeği olarak ben Rıfat’ı anladığımı düşünüyorum. Sen de koca adam oldun artık, seninle paylaşmak istediğim şeyler var.

-Dinlemek isterim. Şimdiden meraklandım.

-Öyle ahım şahım şeyler değil ama...

-Bunlar babamdan aktarmalar mı olacak, yoksa yorumlar mı?

-Daha ziyade yorum. Çünkü Rıfat’ın burada sözünü edeceklerimin bilincinde olduğunu sanmam. Keşke vaktinde bu düşüncelerimi Rıfat’la paylaşsaydım diye çok düşündüm, ama iş işten geçmiş oldu bir kere.

-Nasıl yani?

-Düşünceleri daima eylemler açığa çıkarıyor. Eylem gerçekleşmeden önce bu bilgi sezgi düzeyindeydi daha.

-Açıkçası ben hâlâ hiçbir şey anlayabilmiş değilim.

-Annenle babanın ayrılmasına yol açan o talihsiz süreçten söz ediyorum. Rıfat’ı o kadının kollarına iten dinamiklerden.

-En azından konunun ne olduğunu anladım şimdi.

-Rıfat başarılı bir adamdı. Sözünü ettiğim sadece yetimhanede büyümüş bir insan olarak eğri yollara sapmadan çok iyi paralar kazanmış olması değil. Kurduğu aile, insanlarda bıraktığı olumlu izlenim ve en önemlisi o eşsiz özgüveni. Özgüven inşa edilebilen bir şeydir kanımca, tuğlası sürekli eylem, harcı sevilmek ve takdir edilmektir.

-Nereye varacağız acaba?

-Diyeceğim o ki Rıfat o kadına gönül indirdiğinde kendine olan güvenini kaybetmek üzereydi. İşleri bütün uğraşmalarına rağmen yerinde sayıyor, hatta geriliyordu. İki kez iflas etmiş olması o dillere destan ikna kabiliyetini sekteye uğratmıştı. Başarıyı yakalayıp zevkini tatmıştı bir kere, kendisinden yeniden ve daha büyük başarılar beklendiğini düşünüyordu. Hatta belki annene ve sizlere artık layık olmadığını...

-Bunları size babam mı söyledi?

-Çok azını baban söyledi, çoğunluğu benim yorumlarım. Velhasıl çok yanlış bir iş yaptı baban, sonra da çok pişman oldu, yazık oldu sizlere.

-Benim oysa çok daha basit bir yorumum var. Derin psikolojik analizlere gerek yok kanımca

-Doğru ya, amatör psikologluğa soyunmuşum farkında olmadan.

-Bunca psikoloji kitabı okumuş olsam ben de soyunurdum.

-Hattı zatında herkes işine bakmalı, ben maliyeciyim. Sen bir şey söylüyordun, araya söz girdi

 -Benim yorumum tamamen fizyolojik.

-Şu konuştuklarımızı duyan olmasa bari. Hadi sen gençsin, durumu kurtarırsın, ya ben.

-Niye ki enişte?

-Tutup bir oğulla babasının gönül maceralarını tartışıyoruz”

-Boşver enişte, o kadar okumuşluğumuz var, bırak da normal insanlardan biraz farkımız olsun. Olaylara analiz edip duygusal yüklerden kurtulmaca.

-Fizyolojik diyordun...

-Evet fizyolojik; erkeklerin beyin zarı kırklı yaşların başından itibaren esnekliğini kaybetmeye başlıyor ve beyin zarı esnekliğini kaybettikçe kişinin moral değerlere bağlılığında zafiyetler ortaya çıkıyormuş. Kırkından sonra azmak derler ya hani, halkımız olayı bilimden çok önce çözmüş.

-Nasıl yani, ayıp oluyor şimdi, ben kırkaltı yaşındayım.

-Sözüm meclisten dışarı enişte. Senin yerin ayrı. Beyin zarının esnekliğinin kaybolmasını önleyerek yetişkin erkekleri daha ahlaklı yapan bir ilaç da varmış. Sana çok geç olmadan birkaç kutu temin ederiz, merak etme.

-Ciddi misin sen?

-Bunu bir yerlerden duymuştum, doğru olup olmadığını bilmiyorum, ama fikir olarak hoşuma gitti. Açıklayıcı bir tez. Tabii bu zar meselesi mutlak bir dönüşüm yaratmıyormuş, göreli olarak ahlaksızlık vuku buluyormuş yaş ilerledikçe.

-İlginç.

-Dünyayı yönetenlerin de ağırlıklı olarak yaşlı erkekler olduğunu göz önüne alırsak.

-Onlara da senin şu ilaçtan versinler madem.

-Kabul etmezler ki enişte, sürekli insanoğlunun güvenilmezliğinden söz edip dünyayı da kendilerine benzetmeye çalışır onlar.

-Yaşın ilerleyince sen de göreceksin.

-Yaşım ilerlemeden ben kaçayım enişte.

-Kalsan ya bu gece.

-Evde çocuklar bekler.

-O zaman giyin, ben bırakırım seni.

-Gerek yok, ben giderim.

-Enişte sözü dinle sen.

-Peki enişte.

 

O kadar uzun zamandır bizim evde kalıyordu ki kapıdan içeriye hangi vesileyle, kimin nesi olarak girdiğini unutmuştuk. Ankara’daki dördüncü senemdi, evdeki eşya portföyüyle birlikte öğrenci çevremiz de genişlemişti. Eve sayısız insan girip çıkıyor, Sabri sabit kalıyordu. Aramızda bizim evde kalabileceğine dair bir konuşma geçmemişti, kiraya ya da faturalara ortak olmuyordu, zaten parası ancak filtresiz Birinci sigarasına yetiyordu. Yazın biz ailelerimizin yanına gidip dönmüş, onu evde, her zamanki minderinin üzerinde, kendisi gibi sessiz bir arkadaşıyla sigara tüttürüp sohbet ederken bulmuştuk. Sabri’nin bizim eve yerleştiğini fark ettikten sonra Oğuz’la aramızda şiddetli bir münakaşa başlamıştı. Sinan bağırma o kadar duyacak, ayıp olacak dedikçe, Oğuz bağıra çağıra artık canına tak ettiğini, bir boğaza daha bakmasının imkanı olmadığını haykırmıştı. Sabri içerdeydi, Oğuz’un söylediklerini muhtemelen duymuştu, ama ne Oğuz’a kırılıp gücenmiş, ne de kendisini münakaşamızdan sonra daha tedirgin hissetmişti. Zaten aslında bize hiçbir zararı olmayan derviş ruhlu bir insandı. Kısa boylu, pörtlek gözlü, uzun boyunlu ve zayıftı, ancak bir kuş kadar gıda tüketiyordu. Uysal bir insandı, kimseye iliştiği yoktu, gün boyu kendi köşesinde şekersiz çay ve sigara içiyordu. Gece olup da yatmaya karar verdiğinde köşedeki minderinin üzerinde yatay duruma geçmesi ve şişe dibi gibi gözlüklerini çıkarması yeterli oluyordu. İçinde birkaç parça çamaşırı, eski kasetleri ve yırtık pırtık kitapları olan bir çantası vardı. Üzerinde yıpranmış bir kot pantolon ve sarı bir tişörtün dışında bir giysi görmemiştik. Oğuz’un sinirini galiba Sabri’nin sükuneti, kanaatkarlığı ve zaman dışı yaşantısı bozuyordu. Sabri Oğuz gibi Levi’s kot, Timberland ayakkabı ve Lacoste tişört alabilmek için borsada spekülasyon fırsatı kollamıyor, kızlara kendisini akıllı ve zengin göstermek ihtiyacı hissetmiyor, yemeklere ve iskambil kağıtlarına insanüstü bir hırsla saldırmıyordu. Sinan’la ben Oğuz’la Sabri’nin arasında bir yerlerde duruyorduk. Oğuz zamanla bize alışmıştı, zamanın yönelimlerine gösterdiğimiz kayıtsızlık onu o kadar rahatsız etmiyordu. Gerçi zaman zaman bizleri kendini beğenmişlikle suçluyordu. “Kendinizi derslerden, güzel kıyafetlerden, futbol maçlarından, iyi yemeklerden, halktan ve zenginlerden üstün görüyorsunuz, yani milyonlarca insan yanlış da sadece siz mi doğrusunuz” diye soruyordu Oğuz. Tartışmıyorduk. Sinan’ın her bireyin kendi yaşam biçimine uygun bir ideoloji uydurduğu ve bunun lafla veya yazıyla değiştirilemeyeceği yönünde bir teorisi vardı. Hatta bu teoriyi Sabri de desteklemişti. Fikri sorulacak olursa Sabri son derece felsefi laflar edebiliyordu. Hocaları beğenmediği için felsefe bölümünü terk ettiğini söyleniyordu. Okula devam eden arkadaşları ara sıra Sabri’yi ziyarete geliyorlardı. Bir keresinde eski okul arkadaşlarını uğurladıktan sonra Sabri’nin yüzünün karardığını görmüştük. Saatlerce ne çay, ne de sigara içmişti. Oğuz moralinin neden bozuk olduğunu sormuştu. İç geçirerek “Hegel konusunda tamamen yanılmışım” demişti Sabri. Oğuz “Oğlum siz harbiden manyak olmuşsunuz” demişti sinirlenerek. Sinan’la ikimiz gülmüştük. “Sizin Hegel’inizi ben on sene sonra göreceğim” demişti Oğuz. Sinan’la ikimizi kastederek “Bizimle ne ilgisi var?” diye sormuştum. “Manyaklık bakımından benim gözümde üçünüz de aynısınız” demişti Oğuz. “Madem kendini o kadar akıllı görüyorsun satranç oynayalım o zaman” demiştim. “Sen belki bir baltaya sap olabilirsin, Sinan’la Sabri ama umutsuz vaka” demişti Oğuz. Sözünün sonunu getirirken biraz ileri gittiğini fark ederek kekelemişti. Korkmakta haklıydı. Sinan Oğuz’un gözümü korkutmak için Sabri’yi bir bebeği kucaklar gibi alıp havaya kaldırmış, fırıldak gibi çevirmeye başlamıştı. Turlar sırasında Sabri’nin gözlüğü düşmüş, gözleri yaşarmıştı. Sinan yere indirdikten sonra “Senle değil benim hesabım” diyerek kendince özür dilemişti Sabri’den. Oğuz korkudan odasına kaçıp kapıyı içeriden kilitlemişti. “Sana ceza, gece boyunca oradan çıkmak yok” demişti Sinan. Sabri gözlüğünü el yordamıyla bulup gözüne takmış, gidip minderine oturmuştu. Sabri’nin yanına gidip bize bir masal anlatmasını istemiştik. Sabri çantasından Filistinli bir müzisyenin kasetini çıkarmış, teybe takmamızı söylemişti. Hatırlamadığı yerleri beceriksizce uydurarak Sabri İslamiyet öncesi Arap aleminde geçen çocukça bir masal anlatmıştı. Sonra birlikte balkona çıkıp çay içmiştik. Sonbahar bulutları rüzgarla birlikte sağa sola savruluyorlardı. Zarif yeşilleriyle gecekonduları güzelleştiren kavaklar ıslıklar çalıyor, sağımızda göz alabildiğince uzanan kıraç topraklar üzerinde toz topakları dans ediyordu. Sonra aniden gökyüzü durgunlaşmış, yağmur yağmaya başlamış, burnumuza toprak kokusu gelmişti. Balkondaki bu sefamızı destansı uzun bir şiir olarak kesin yazacağım demişti Sinan. Oğuz az sonra odasından çıkıp gelmişti. Sinan şakır şakır yağan yağmurun, durmaksızın yer değiştiren bulutların ve yıllar sonra yazacağı destansı şiirin hatırına Oğuz’u affetmişti. Yeniden şiddetlenen rüzgarın yön değiştirmesiyle balkon yağmur altında kalmıştı. İçeri kaçışıp televizyonun karşısına dizilmiştik. Oğuz haberlerden sıkılıp uyuyakalmış, Sinan sakallarını burmaya başlamıştı. Yürekler o zamanlar daha güçlü ve ahenkli atıyordu. Elime bir kitap alıp içeriye geçmiş ve yatağımda kitabımı okurken umutlu ve iyimser bir uykuya dalmıştım.

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı

Mor Bulutlar Altında - 15. Bölüm

Tarih: 23:24 on 23/12/2007

Her ne kadar doktor-hasta ilişkisi zaman içinde arkadaşlığa dönüşmüş olsa da, Doktor Güneş’le aramızda hâlâ belirli bir mesafe var. Yoksa ani bir atılışla sağ dizimi apış arasına geçirip onu yerlerde kıvrandırmayı bilirdim. Öyle çok sinirlenmiştim ki hislerimi sözlere dilediğim gibi dökemedim. Bolca kekeledim. “Bu denli yoğun bir biçimde öfkelenmiş olman iyiye işaret”, dedi her zamanki bilgiçliğiyle. Masanın üzerindeki cam küllüğü kapıp kafasına geçirmem gerekirdi, ama odadaki varlığı içimde esenlik dolu bir hacmin doğmasına yol açmıştı. Bütün sorumsuzluğuna rağmen nasıl oluyorsa insana güven verebiliyordu. Sanıyorum bunun aldığı eğitimle bir ilgisi yoktu. “Nerelerdesin doktor?”, diye sordum öfkemi kontrol etmeye çalışarak, “Beni öldürmeye mi çalışıyorsun?”. Yüzüme dikkatlice baktı, düşündü, “Galiba seni bu aralar çok ihmal ettim”, dedi. “Evet”, dedim açık yüreklilikle, “İntihar etmeyi bile düşündüm bir ara”. İlaçlarımı düzenli bir biçimde alıp almadığımı sordu. Birkaç kez aksattığımı söyledim. “Sen de haklısın” dedi. Demek durumdan kendisine de bir haklılık payı çıkarıyordu.

“Annemle televizyondaki dizilerden biri yüzünden kavga ettik. Hani şu aile içi ilişkileri bol duygu sosuyla süsleyerek anlatanlar var ya, elimde olmadan onlardan birisini eleştirdim. Meğer annem ne çok seviyormuş dizisini. Son zamanlarda burnum çok büyümüş benim, hayatım boyunca uğraşsam beğenmediğim o dizinin tek sahnesini bile yazamazmışım. Yazamam tabii, nasıl o kadar kurnaz olabilirim, zeminsiz duygu salvolarıyla ev hanımlarına gaza getirmeyi beceremem ki ben, dedim. Ev hanımı nitelemesine fena halde takıldı. Zamanında beni doğurmak için tiyatroyu bırakmış annem, daha sonra sahnelere dönememiş, okuyan eden kadındır, hastalarla birlikte çıkardığımız dergideki yazılarımın yapay ve özentili olduğunu ileri sürdü. Babam ortamı yumuşatmaya çalıştı, ama annem bir kez çileden çıkmıştı. Beni nerelerden vuracağını iyi biliyordu. Yazılarımdan birini eline alıp satır satır okuyarak dalga geçmeye başladı. Ben de annem sanki bir edebiyat eleştirmeniymiş gibi söylediklerini gereğinden fazla ciddiye aldım galiba. Beyni televizyon tarafından uyuşturulduğu için eskiden öğrendiği birkaç kelamı da birbirine karıştırmaya başladığını söyledim. Tam doktorluğuma da dokundurmaya başlamıştı ki kapıyı vurup çıktım. Sokakta nereye gittiğimin farkında olmaksızın yürürken ben acaba başka bir annenin çocuğu muyum diye ciddiyetle düşündüm. Çünkü bir annenin çocuğuna böylesine tuhaf bir biçimde yüklendiğini hiç duymamıştım. Evet, zaten anneme hiç benzemiyordum, kafamı dağıtmak umuduyla aşık olduğum için kendime kızdığım kızı aradım. Hatırını sorup bir süre havadan sudan konuştuktan sonra müsaitsen buluşalım mı diye sordum. Ben senin neyinle buluşayım deyip telefonu yüzüme kapattı. Doktor Harun Güneş öyle bir kıza gönül vermiş ki, incelik, nezaket ve özen hak getire. Birdenbire dünya başıma yıkılmış gibi olmuştu. Zihnimi toparlamak için bir tatile şiddetle ihtiyacım olduğunu hissettim. Hastaneden izin aldım, cep telefonumu kapatıp çekmeceme attım, evdekilerin dışarıda olduğu bir sırada bavulumu toplayıp bir taksiye bindim ve Abant’a giden otobüslerden birine atladım.  Abant’ta boş bir otelin sevimsiz bir odasında kendimle başbaşa birkaç gün geçirdim. Kendimi dinleyip bana neler olduğunu öğrenecektim. İçimde meğerse kayda değer hiçbir şey yokmuş. İçim kalaylı bakır bir kazan bomboşmuş. Can sıkıntısından son gece otelin resepsiyonistiyle sohbet etmeye çalıştım. Adam kayınpederini öldürmeyi planlıyormuş, bana bunun nedenlerini bütün açıklığı ve tüm gerekli ve gereksiz ayrıntılarıyla birlikte anlattı. Kayınpeder şu anda hâlâ yaşıyorsa yaşamının geri kalanını bana borçludur, onun için yoğunlaştırılmış bir seansta elimden geleni yaptım, damadına kullanması için yatıştırıcı haplar verdim, bu arada öldürmesini önlemek için kayınpederini dövüp hıncını almasını söyledim. Resepsiyonist yardımlarıma karşılık olarak benden ücret almadı, İstanbul’a dün gece geç saatte döndüm. Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı bile etmeden ilk iş olarak sana geldim”

-Anneanneme söyleyeyim de kahvaltıyı hazırlasın.

-Biz önce işimize bakalım.

-Elbette, dertlerimi enine boyuna konuşmadan kahvaltıya oturmayacağız zaten.

-Dinliyorum.

-En ufak bir iyileşme belirtisi göstermiyorum doktor.

-Onu sen anlayamazsın, doktorun olarak ben takdir ederim.

-Yapma doktor, beni çocuk yerine koyma.

-İtiraf etmeliyim ki iyileşmen başlangıçta düşündüğümden uzun sürecek. En önemlisi yapısal sorunlardır ki beyninde hasar olmadığını biliyoruz.

-Evet, evet, tabii.

-İkinci derecede önemli olan ruhsal rahatsızlığın süreklilik arz edip etmediğidir. Doğuştan gelen, genlerle ilgili olan ya da küçük yaşlarda yaşanan sürekli düş kırıklarıyla oluşan rahatsızlıkların iyileşmesi çok zordur, ki sende böyle bir durum da yok.

-Bende öteden beri bir parça huzursuzluk vardır.

-Huzursuzluk insan olmanın doğal sonucudur. Bilincin her türlüsü içsel çelişki ve dolayısıyla huzursuzluk yaratır.

-O zaman...

-Kaza sırasında varoluşunun kırılganlığıyla yüzleştin. Bir başka deyişle ölümün soğuk yüzüyle karşılaştın. Korktun, üşüdün, başa çıkamayabileceğini hissettin, beynin bir savunma mekanizması olarak duygularını kilitledi, yüreğindeki kilit daha kısa bir sürede açılabilirdi, ama açılmadı, demek ki daha çok zamana ihtiyacın var. Sakin olmaya, benliğinin güçlerini bir şeyler için seferber etmeye, sevmeye, çalışmaya ihtiyacın var

-Ama doktor beni bunlardan alıkoyan bizatihi hastalığımın kendisi değil mi?

-İlaçların dozajını artıracağım, iş aramaya, insanların arasına karışmak için kendini biraz daha fazla zorlamaya başlamanın vakti geldi.

-Bunlar sağlıklı bir insanı bile duygusal bakımdan perişan edebilecek etkinlikler.

-Varolcuğum, itiraz istemem, bana güven, yarından tezi yok, işe girişiyorsun.

-Sevgili Güneşim Doktor. O çok bilmiş tavırların beni fena halde öfkelendiriyor. Elimden bir kaza çıkması ihtimal dahilindedir. Medeni bir insan olarak seni uyarmayı bir borç biliyorum.

-Hastalarımdan korkmak gibi bir adetim yoktur, gerektiği hallerde dayakla tedavi yolunu uygulamaktan da kaçınmam, hatta bu yüzden birkaç kez meslekten ihraç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımı belirtmeliyim.

-Ulu bir insansın doktor, mesleğini ele alış biçimine saygı duyuyorum, güzel bir kahvaltıyı hak ettin.

-Anlaştık galiba, bundan sonra daha sık geleceğim.

-Kahvaltı etmeyecek miyiz doktor?

-Evet, kahvaltı, tabii ki edeceğiz, kurt gibi acıktım.

 

Sabahleyin doktorla konuşurken nasıl da havaya girivermiştim. Elbette, çok kolay olacaktı, ilaçların dozu artırılacak ve hemen işe girişilecekti. Konuşurken olabilirmiş gibi gelmişti. Şimdi oturup sakin kafayla düşününce evden dışarı çıkmak fikri bile başlı başına bir güçlük olarak beliriyor. Tabii burada asıl sorun sağlıklı düşünememek. Durumumu çok iyi bildiğim halde kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum. İyileşmemin imkansızlığını ve iyileşecek olsam bile yaşamaya tutunmak için mantıklı bir nedenim olup olmadığını. Düşünmek. İstemiyorum. Zamanımızın ruhu zaten yüreğime uymuyor. Şarkılarını beğenmediğim bir zamanın içinde ağır ağır yaşlanıp ölmek için neden onca çaba sarf edeyim? Coşkularına ortak olamadığım insanlarla, zihniyetine ters düştüğüm bir toplumun içinde ne yapacağımı bilemiyorum. İster istemez oturduğum yerde felsefe yapmaya başlıyorum. Para kazanmak için mi, başarı için mi, sığ bir yaşantıyı geniş zamanlara yaymak için mi yaşayacağım? Yakın gelecekte kesinlikle tatmin olamayacağımı bilerek, her gün kahrolarak. Yaşamak güç. Halının altına süpürülmüş zevklerin, ayaklar altına alınıp çiğnenmiş inançların, kimseyle paylaşılamayan coşkuların sahibi olan bir insan olmak için. Neden çaba göstereyim? Annem ölmüşken, babam adını bilmediğim ülkelerde kaybolmuşken, işsizken, yaşayan bir ölüye dönüşmüşken, kendime olan güvenimi, yüreğimdeki muhabbeti yitirmişken. Bir bataklık yaratığı gibi hayatta kalmak için sürekli ilerlemek durumundayım. Ruhumu kurtarmak için eylemlerimi artırarak sürdürmek... Ne çare ki iradem kaza sırasında ağır bir darbe aldı. İyileşebilmek için soluklanmak, esenliğe kavuşmak için iyileşmek durumundayım. Çaresiz sınırlarımı zorlamayı deneyeceğim. Gücümün sınırlarımı genişletmek durumundayım. Kuşatma altında yaşamanın güçlükleriyle tanışıyorum. Zorunluluklarla kuşatılmış dar bir çerçeveye sıkıştım. Sokağa çıkmak ve mücadele etmek. Çaresiz koşacağım. Zorunluluk sözcüğünü bir kez daha kullanmak istemiyorum. Yakınmaktan sıkıldım. Başka yolu yok, koşacağım. Güç olduğunu bilerek, eski alışkanlıklarımdan vazgeçerek, sabırla. Kendimi yenmem gerekecek, geçmişimi, korkularımı bir kenara bırakmak. Gereklilikten söz etmek yersiz hale gelmeli. Gereğini yapacağım. Kaza sırasında öfkemi kaybetmiş olsam da, hüznüme sımsıkı sarılmalıyım. Ben bir bataklık yaratığıyım. Varoluşumdan kaçmak lüksüne sahip değilim. Ruhum ne yaparsam yapayım değişmeyecek. Yarından tezi yok gereken her ise onu yapacağım. 

 

Sabah Moda sahiline inip koşmak istediğimi söylediğimde anneannem çok şaşırdı. Haklı olarak telaşlanıp “Ben bu yaşımda senin hızına yetişemem ki evladım” dedi. Yalnız başıma çıkacağımı öğrendiğinde şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çaresiz “İlaçların dozu artınca çok daha iyi oldum” gibilerinden bir yalan uydurmak zorunda kaldım. Anneannemin yalanımı ciddiye alıp müjdeyi vermek için dedemin yanına koşacağını nereden bilebilirdim. Dedem koltuğundan kalkıp geldi, “Tansiyonum yüksek olmasa ben de senle gelirdim”, dedi. Utançtan yüzümün kızardığını hissettim. Ama sonra, odamda yalnız kalınca, madem ki böylesine kuyruklu bir yalan uydurmuş bulundum, en iyisi kendimi de inandırmaya çalışayım dedim kendi kendime. Giyecek bir şeyler ayarlamak için dolabımı eşelemeye başladığımda yıllardır spor yapmadığım için eşofmanım olmadığını fark ettim. Dolabın diplerinde, mavi bir poşetin içinde gazeteciliğe yeni başladığım yıllardan kalma bir spor ayakkabısı bulabildim sadece. Yatak kıyafetlerim de gerçi bir parça yavşamış olmakla birlikte spor yapmaya müsaitti. Ayakkabıları ayağıma geçirdim, dolabın kapağındaki boy aynasında kendime baktım ve kararlı adımlarla salona yöneldim. Tam kapıdan çıkmak üzereyken anneannem yolumu kesti. Tam cesaretimi toplayıp işe girişmişken yoluma bir engel çıkması  canımı sıktı. “Ne oldu, ne var anneanne?” diye sordum terslenerek. “Yanına bir şey almadan mı çıkacaksın evladım?” diye sordu anneannem. “Hava güzel” dedim. “Kimliğini al en azından”, dedi. Kimlik sözünü duyar duymaz başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. O kadar uzun zamandır sokağa çıkmamıştım ki yanıma para, cüzdan, anahtar gibi şeyleri almam gerektiğini unutmuştum. Bir anda bütün cesaretim kırıldı, içimde odama dönmek için kuvvetli bir arzu belirdi. Ne yapacağımı bilemiyordum, aptallar gibi kapının önünde kalakalmıştım. “Dur ben getireyim kimliğini”, dedi anneannem. Kimliğimle birlikte paralarımı ve cep telefonumu da getirdi. Getirdiklerini elime tutuşturup sırtımı sıvazladı anneannem, “Hamsın, kendini çok zorlama, cep telefonunu da sakın yanından ayırma”, dedi. Korktuğumu itiraf etmek istemedim. Anneannem onca senelik hayat tecrübesiyle, tek başına dışarı çıkıp onlarca arabanın yanından geçerek evden yüzlerce metre uzaktaki yerlere gitmemi tuhaf karşılamıyorsa bir bildiği olmalıydı. Anneannemin yanağından öptüm, dedeme “Dışarıdan istediğin bir şey var mı?” diye sordum, kapıyı çekip çıktım. Daha merdivenin ilk basamaklarında korkudan gözlerim karardı, basamakları sonuna kadar indim, en alt basamağa oturup bir süre çocuklar gibi çevreye bakındım. Bir plan yapmam icap ediyordu. Sahile sağ salim varabilsem belki de planladığım gibi koşabilirdim. Aslında yürümek bile yeterdi, vücudumun uyuşukluğunu üzerimden bir parça atmış olurdum. Kritik olan aradaki mesafenin aşılmasıydı. Sorun sadece yanından onlarca araba geçen kaldırımlarda yürümek değildi. Karşıdan karşıya geçmek zorunda da kalacaktım. Yüreğim heyecandan gümbür gümbür atarken beş altı yaşlarımdayken annemin arabalarla ilgili tembihlerinden ne kadar sıkıldığımı hatırladım. Evden yaya olarak başka bir yere gitmek sorun edilmemesi gereken basit bir harekettir. Diye düşünmüştüm altı yaşındayken. Bunu hatırlayınca kazık kadar bir adam olarak dert ettiğim şeye şaşırdım. Altı yaşımın cesaretinden kuvvet alarak kalktım, gücümü topladım, ruhumun bütün imkanlarını seferber ettim, göğsümü kabarttım, omuzlarımı dikleştirdim, Moda sahiline doğru yola koyuldum. Sahildeki yaya yürüyüş yoluna ulaştığımda her yanım ter içinde kalmıştı. Bacaklarımda koşabilecek kuvveti bulamadım. Eski bir tüfekle kayaların üzerine bağlanmış rengarenk balonlara atış yaptıran adam dert edindiğim şeylere şaşılacak derecede uzaktı. Denizin umurunda değildim. Banklarda ürkek hareketlerle birbirlerine dokunmayı deneyen çiftlere, çok korkuyorum, beni de aranıza alır mısınız, diye sorsam olmazdı. Daha yolun yarısını bile yürüyemeden bacaklarım titremeye başladığından yürüyüşümü kısa kestim. Derin nefesler alıp ruhumu dönüş yoluna hazırlamaya çalıştım. Dönüş yolunda kornalar yüzünden kim bilir kaç kez yüreğim yerinden çıkacak gibi oldu. Belkemiğim kaskatı olmuştu, sıcak ve soğuk ter dalgaları yüzünden defalarca ürpermiştim. Elim dedemlerden yardım istemek için kim bilir kaç kez cep telefonuna gitmiş, her defasında son anda vazgeçmiştim. Odama ulaştığımda perişandım. Kendimi yatağa atıp soluklarımı düzene sokmaya çalıştım. Sonra göğsümün sarsıldığını, boğazımdan garip sesler çıktığını ve gözümden yaşlar geldiğini fark ettim. Ağlamanın nasıl bir şey olduğunu unutmuştum. Kimseler duymamalıydı. Kesik ve düzensiz hıçkırıklarımın bir ritme kavuşmasını istedim. Göz yaşlarım yanaklarımdan bir yaz yağmurunun damlaları gibi dökülmüyorlardı. Üzerime sonbahar bulutları çökmüş gibiydi. Ağladıkça rahatlayacağıma daha çok içleniyordum. Hıçkırırken omuzlarım sarsılıyor, ciğerlerim ağrıyordu. Uyumayı ölesiye arzu ediyordum. Ağlama faslı neden sonra bitti, hıçkırıklar yerlerini koyu kıvamlı bir hüzne bıraktı. Başımın içinde bir kayış vınlayarak dönüyor gibiydi, sol gözüm seğirmeye başladı. Beynime kan gitsin diye başımı yataktan aşağı sarkıttım. İşe yaramadı, kaygılıydım, içim acıyordu. Doğrulup oturdum, başımı ellerimin arasına aldım, sakinleşmem gerekiyordu. İyi şeyler düşünmeye çalıştım. Kendimle ilgili olmayan şeyler. Yapamadım. Başının içinde neler olup bittiğini boşver dedim kendi kendime. Tasarladığın eylemi gerçekleştirdin ya, sen ona bak, dedim. Yatağa uzandım, “eylem” sözcüğünü yüzlerce kez tekrarlayarak uyumayı başardım.

Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı



<- | Sonraki Sayfa ->