![]() |
MOR BULUTLAR ALTINDA |
![]() |
![]() | |||
Mor Bulutlar Altında - Tefrika Roman - 17. BölümTarih: 23:37 23/12/2007
Gizem gelip zaten güçlükle koruduğum dengemi alt üst etti bugün. Doktor Güneş’in yüzünden Gizem’le konuşurken çok gergindim. Gizem de aksi gibi kalkıp gitmek bilmedi. Havadan sudan konuşurken ilişkimizin adını koymak gibi şeyler düşündüm hep. Gizem de gerginliğimi fark edip “Bugün çok dalgınsın” dedi. Tuhaf kız şu Gizem. Konuşmadan geçirdiğimiz dakikalara nasıl dayandığına aklım ermiyor. Bende ne bulduğunu bilmiyorum. Sormak da doğrusu işime gelmiyor. Ben seni iyi bir arkadaşım olarak görmüştüm teranesine dayanamayacağımı biliyorum. Var olan bir umudu neden tehlikeye atayım. Ben salak mıyım? Sonra bu hasta halimle yeni bir ilişkinin sorumluluğunu neden alayım? Çünkü Gizem garip bir kız. Ne olacağını hiç kestiremiyorum. Ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, olası bir soruma nasıl karşılık vereceğini. En önemli silahı gülümsemek. Gülümseyip dudağının kenarındaki kıvrımı sergilemek. Dudağını kenarındaki o kıvrıma dokunsam hastalığım tamamen geçecek gibime geldi. Elimi uzatamadım. Gizem’in adı Gizem değil de Serap olsaydı duruma daha uygun olacaktı. Bunu ona söylemedim. Sahildeki yürüyüşümden söz ettim ona, ağladığımı yalnız gizledim. İçimdekileri kimse bilmesin. Doktor Güneş bile, anneannem de bilmesin. Bir mağaram olsaydı da keşke yaralı bir ayı gibi girip saklansaydım, dedim Gizem’e. Güldü. Dilim kedi dili gibi şifalı olsaydı, yaralarımı yalasaydım, diye de ekledim. Gülmekten vazgeçti, insanlara güvensen iyi edersin bence, dedi. Doktor Güneş’ten sonra bir de başımıza Gizem çıktı diye düşündüm. Onu öyle yap, şunu şöyle yapma. Gizem Hanım için kolay tabii. Çocukluğunda da güzeldi muhtemelen. Anne, baba, teyzeler ve amcalar güzelliğinin hatırına bir dediğini iki etmemiştir. Güzellik dolaşımdaki en şeffaf sermaye. Rahatlığını kıskandım. Kayıtsızlığına, kendine olan güvenine, gülümsemesine bile sinir oldum. Gülümsemesi yüzünde donsun diye sana aşık oldum demeyi geçirdim içimden. Oysa ona aşık değildim. Adını koymak gerekirse. Hoşlanıyordum epeyce. Bir arkadaş olarak değil elbette. Edebiyat üzerine yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Dergicilik ona göre değilmiş, anlamış. Piyasada çalışmak yerine akademisyenlik. Kabul edilirse iyi bir üniversitede... Kabul edilirsin diye düşündüm güzelliğini ve iyi aile kızlığını kıskanarak. Kendimi tanıyamıyorum. Habis ruhlu bir insan olup çıktım. Kız benim iyiliğini ister ve insanlara güvenmem gerektiğini söylerken. Hiçbir çıkarı olmadığı halde kalkıp ziyaretime gelmişken. Ya çok iyi bir kızdı ya da benden hoşlanıyordu. Bana geldiğine göre. İki ihtimal de onun lehine diye düşündüm. Bir de anneannemin olgunluğuna şaştım. Bu kız neden seni ziyarete geliyor, yoksa seninle evlenmek mi istiyor diye düşünebilirdi. Normal bir Türk anneannesi olarak. Karşı cinsten iki Türk gencinin arkadaşlığı çünkü az görülen bir şeydir. Muhabbetimden hoşlanıyor desem değil. Elini tutacaktım, ama komik olmaktan korktum. Bugün çok sancılı saatler geçirdim. Gizem sonunda gitti de rahat bir nefes aldım. Rahatlık aslında uygun bir deyim değil, ama neyse. Hasta bir Türk olarak. Oturup bu satırları yazdım. Kim okuyacaksa artık. Telefonda Avukat Samet Tokcan’la uzun bir görüşme yaptık. Oysa telefonla konuşmayı sevmem. Zaten sırtım ağrıyordu, konuşma sırasında sağ kulağım kızardı, telefonu kapattıktan sonra zonklamaya başladı. Heyecandan ahizeyi kulağıma çok yaklaştırmışım demek ki. Bugün dışarı çıkmayı planlamıştım, ama hiç içimden gelmiyor. Yazmaya kendimi zorlayarak oturdum zaten. Meşgale olsun diye. Yazarken insan derli toplu bir biçimde düşünebiliyor. Avukat Tokcan’ın hitabet yeteneği çok zayıf. Bunca yıldır nasıl avukatlık yapabilmiş, hayret. Bazen fısıldar gibi konuşuyor, bazen de neredeyse bağırıyor. Karşılıklı otururken en azından mimiklerini takip edebiliyordum, telefonla konuşunca kulağım şişti. Cinayet hikayesi dallanıp budaklanıyor. Ayrıntıları öğrendikçe iyice anlamsız bir hal almaya başladı. Bizimki bu kez konuyla ilgilenen gazetecilerle konuşmuş. Gazeteciler avukatıma benimle görüşmek niyetlerini bildirmişler. Hatta meğer ben hastaneyken de gelip görüşmek istemişler. Bunu şimdi öğrendim. Sinirlerim bozulmasın diye izin verilmemiş. Gazetedeki eski ‘arkadaş’lar mahcup bir edayla hastaneye gelip başsağlığı dilemişlerdi. İşten kovulduğuma ne kadar üzüldüklerini de biraz gecikmeli olarak bildirmek imkanı bulmuşlardı böylece. Çoğu bir vebalıya bakar gibi bakıyordu bana. İşten kovulmuş ve kafayı yiyerek kaza geçirmiş bir deli. İşten kovulduktan sonra arayıp hatırımı soranlar magazin servisinden iki muhabir kızla, geçinemediğimi sandığım delikanlı tavırlı ekonomi editörü olmuştu. Benden hemen sonra daha kapsamlı bir ‘operasyon’ gerçekleşmiş. Kalanlar patronumuza duacıymışlar. Beter olsunlar diye düşünmüştüm, beyin işçileri patronlarına beş vakit dua etmeye devam etsinler. Bu camia zaten beni hiçbir zaman hazmedememişti. Sivri tavırlar göstermemeye dikkat etmeme rağmen. İşimi ciddiye aldığım için mi, iddialı kişiliğim yüzünden mi, bilemiyorum artık. Tabii bizim gazeteden kimsenin arayıp kaza hakkında bana sorular sormaya yüzü tutmamıştır. Ya da bu işten kovulma mevzuu gündeme gelirse diye çekinmiş olabilirler. Samet Tokcan’ın görüştükleri başka gazetelerdenmiş. Avukatım normal yollardan öğrendiklerini hiçbir zerresini gizlemeden anlatmış. Bizim çünkü gizleyecek bir şeyimiz yokmuş. Hakikat bizden yanaymış. İçeriden sızdırdıklarının elbette sözünü etmemiş. Bir görgü tanığı varmış galiba. Otoyola bakan apartman gecekonduların birinde bebeğini emzirmek için yatağından kalkmış olan bir kadın. Jipin arka kapısının açıldığını ve içinden bir adamın çıktığını görmüş. Bebeği ağlayınca pencerenin önünden ayrılmak durumunda kalmış. Silah seslerini, evet, duymuş. Yeniden pencereye geldiğinde ortalıkta kimse yokmuş. O sırada muhtemelen yolun kıyısında yatmakta olan bendenizi görmemişmiş. Polise haber verecekmiş, ama şahit yazarlar diye korkmuş. Şahit yazarlar diye değil de daha ziyade galiba kocasından. Uyandırırsa kızabilir diye düşünmüş. Oysa kocası bu kadın ben uyandırmış olsaydı, iş çoktan çözülmüş olurdu diyormuş. Devlete yardımı olacaksa karısı mahkemede ifade verebilirmiş. Gazetecilerin bu kadını nasıl bulup konuşturduğunu sordum. Avukatım Tokcan da gazetecilere bunu sormuş, ama kaynaklarını açıklayamazlarmış. Soru şuymuş? Arabada bulunan üçüncü kişiden o zaman Öymen Aslan neden söz etmemişti. Belki üçüncü kişi arabada değildi de sonradan olay yerine intikal edip arabaya arka kapıdan binmişti. Sonra belki görgü tanığı kadın arka kapıyı açıp çıkarken onu görmüştü. Peki ben jipin içinde bir üçüncü kişi görmüş müydüm? Hayır aynada gördüğüm sadece pişmiş kelle gibi sırıtan iki iğrenç tipti. Peki yandan yaklaşırken arka koltuğu bariz bir biçimde... Hayır, tabii özellikle dikkat etmemiştim, çünkü, malum, gözüm dönmüştü, ama arka koltukta birileri oturuyor olsa hatırlamaz mıydım? Evet, hatırlıyor olmam gerekirdi. Olay yerine sonradan intikal eden bir üçüncü şahıs torpido gözünde bir silah olduğunu nereden bilebilirdi? Arka koltukta kimseyi görmediğimden emindim, değil mi? Evet, arka koltukta oturan bir üçüncü şahıs yoktu. Belki maktul Halil Yurtseven torpido gözünden silahını çıkarmaya çalışırken... Böyle saçma bir vaka olmaz dedi Avukatım Tokcan konuşmamızın sonlarına doğru sinirlenerek. Trafik kazasıyla cinayet bir araya gelecek, sonra bu alakasız olay mahalline tesadüfen bir katil intikal edecek ve Avukat Samet Tokcan olayın üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına rağmen olayı aydınlatamamış olacak. Elimizde ayak izlerinin krokisi ya da hiç değilse telefon görüşme kayıtları olsaydı diye öyle içtenlikle iç geçirdi ki avukatım, kendi halime yanacağıma ona acıdım. Dezenformasyon var bu işte dedim onu bir parça olsun avutabilmek için. Üniversite sınavında dördüncü olan bir sınıf arkadaşımdan bahsettim ona. Eğer bir problemi Mehmet de çözememişse sorunun yanlış ya da verilerin hatalı olduğuna hükmederdik, dedim. Avukatım Tokcan, estağfurullah, tabii o arkadaşının durumu farklıymış, dedi gururlanarak. Müsait olduğunuz bir zaman karşılıklı oturup yazarak, şemalar yardımıyla verileri gözden geçirelim, dedim. Avukatım Tokcan hafiyelik işine ortak olmama bir parça bozuldu galiba, ama az önceki iltifatımın hatırına teklifimi kabul etti. Verilerin hatalı oluşundan ziyade bilgi eksikliklerimiz üzerinde duruyormuş. Polisin elindeki imkanlar bende olsaydı diye hayıflandı yeniden. Ama bende de onlarda olmayan meziyetler var diyerek iman tazeledi. İlgimi çekmeyen başka şeyler anlatmaya başladı sonra. Hevesim kırılıverdi. Bütün bunlar boş şeyler diye düşündüm. Anneannem çorbamı getirmiş gibi aptalca bir yalan uydurarak konuşmasını yarıda kestim. Anlaşılan cinayeti oturup birlikte irdelemek fikrine alışmıştı. Bir ara geleceğim, enine boyuna konuşuruz, dedi. Anneannemden yalancıktan selam söyledim. Avukatım Tokcan büyüklere hürmetlerini iletmemi istedi. Söylerim dedim. Teşekkür edip telefonu kapattım. İçim hüzünle doldu. Birkaç gündür içimden bir şey yapmak gelmedi. Ne iki satır bir şey yazabildim, ne de çok sevdiğim anılarımdan bir parça okuyabildim. Gidip dedemin yanındaki koltuğa oturdum bugün. Dedemin haline pek üzüldüm. Televizyonun karşısında uyuklaması canımı sıktı. Yaşlı ve güçsüz. Dedem. Bir uzun sonbahar. Yaşlılık. Hiçbir işe yaramayan gençliğim düştü aklıma. Geç kalmışlık hissi tüm benliğimi kapladı. Dışarı çıkmadığım için kendime kızdım. Önümde ne kadar uzun bir yol olursa olsun yürümeliyim. Sağlam durmalıyım. Hastalıklı zihnimin kurduğu tuzaklara düşmemeliyim. Biraz daha cesarete ihtiyacım var. Kendimi yenmeliyim. Dedem yaşlı, ama hayattan zevk alabiliyor. Dedem çocuk ve torun sahibi olmuş, dedem otuz sene subaylık yapmış, karnım dedemin emekli maaşıyla doyuyor. Eski erkekler dayanıklıymış. Bizim nesil çıtkırıldım. Dedem bir, ben sıfırım. Sıfır. Hastalık bir erkeğin hayatını felç edememeli. Akşama ablam gelecek. Ablam. Evli, çocuğu var. Ablam İngiltere’nin en saygın üniversitelerinden birini bitirdi. Amerika’da düzgün bir işte çalışıp iyi para kazanıyor, zeki, yakışıklı ve ziyadesiyle terbiyeli bir kocası var. Kızı, yeğenim, annesi gibi akıllı ve annesinden bin kat daha güzel. Aynı ağacın iki ayrı dalıyız. Ablam bir, ben sıfırım. Onun güneş altında pırıl pırıl parlayan yaprakları ve pembe, şirin bir çiçeği var. Bense kuruyum, çirkinim, kırılmak üzereyim. İşsizim, hastayım, yalnızım, saplantılı hıyar herifin tekiyim. Bunun ötesi var mı? Gidip yatağımda eşeleneceğim. Bu kadar. -Hoş geldin, Doktor Güneş -Hoş bulduk diyeceğim, ama senin rengin solmuş. -Kötüyüm doktor. -Ben aksine çok iyiyim, iyiliğimi sana da bulaştırmaya geldim. -Yapma doktor. -Senin sahiden moralin bozulmuş. -Evet, bok gibiyim. -O nasıl söz öyle Varolcuğum? -Açıkça söylemek gerekirse doktor, sen bu işi beceremiyorsun. -İyiyim dediysem kötü doktorluğu kaldırabilecek kadar değil. -Gerçeklerle yüzleşmek gerek. -Keyfime çok güzel limon sıktın. -Üzüldüğümü söylersem yalan olur. -Bir dakika içinde bitirdin beni. Bravo. -Benim problemim değil o. -Nehir geçilirken at değiştirilmez. Maazallah boğulabilirsin sonra. -Daha iyi ya. Kurtulurum. -Sen doktorunun tavsiyelerine uydun mu? -Benim artık doktoruma ve kendime inancım kalmadı -Peki şimdi ne olacak? -Elinin körü olacak doktor. -Varolcuğum, elimin körü konusunu enine boyuna konuşmamız gerek. Bak sayende aynı ruh haline de büründük. Ne güzel değil mi? -Benim konuşacak bir şeyim kalmadı doktor. -İlaçlarını alıyor musun? -Evet, doktor, düzenli olarak. -Ya diğer tavsiyeler? -Bir kez dışarı çıkıp yürüdüm. Sonra kendimi eve zor attım. İş arayacak halim yok. Sen galiba benimle dalga geçtin. -Risk almak istemiyorsun yani. -Aynen öyle. -Varolcuğum, övünmek gibi olmasın ama, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde benden daha deli bir deli doktoru bulamazsın. -Türkiye’de psikiatri bu denli acınacak durumda yani. -Ne yazık ki öyle. Gavurlar arasında elbette daha iyiler vardır, ama onlar da senin dilinden anlamazlar. -Olmuyor doktor. -Olduracağız, ikimize biraz daha zaman tanı. -Peki doktor, karşındaki adam mutsuzluktan gebermek üzere. Ne yapacaksın? -Sana öncelikle bir mutluluk iğnesi yapacağım. Mutluluğu şırıngayla kalçana zerk ettikten sonra daha sağlıklı düşünebileceksin. -Ya sonra? -Sonrası sana düşüyor. Her gün düzenli olarak dışarıya çıkıp yürüyecek ya da koşacaksın, ilaçlarını aksatmayacaksın ve hayata olumlu yanından bakmaya çalışacaksın. -Peki doktor, doktorluğundan ziyade arkadaşlığımızın hatırı için deneyeceğim. -Kalbimi kırdın. Onu da bu arada söylemiş olayım. -Kusura bakma doktor. -Önemli değil, iyileştiğin zaman ben bunun acısını çıkarırım. Bu arada ben de daha sık geleceğim. Konuşacağız. -Beni nasıl biliyorsan öyle yap doktor, yeter ki iyileşeyim. Rüyalarım günümün nasıl geçeceğini ele veriyor. Dün gece bir kanalizasyon faresi gibi pislikler içinde gezindiğim rüyalardan birini görmedim. Biraz tedirginlik vardı, elbette, kırlarda, çiçekler arasında koşuyor değildim. Rüyasız ve dingin, su gibi bir uyku uyumadım. Yine de anlaşılan dünkü fırtına dinmiş. Akşam denizi gibi durgundum kalktığımda. Herhangi bir insanın ruh haliyle kalktım yatağımdan. Kahvaltımı yaparken ağzıma atıp uzun uzun çiğnediğim zeytinlerin tadını beğendim. Anneannemin özenle doğradığı, zeytinyağı ve naneyle terbiye edilmiş domateslerin tadına şükrettim. O domates dilimlerini ağzına atabildiğim için mutlu oldum. Kahvaltımı bitirdikten sonra anneannemin boynuna sarılıp bana baktığı için ona teşekkür ettim. Ben kötü bir adam değilim. Benimki bir garip huzursuzluk. Kaza geçirdim, korktum, sarılacak bir inancım yoktu, yok. Kendi inancımı inşa ediyordum ben. Zaten bu inşa işi zordu, sancılıydı. Sağdan soldan topladığım taşları yan yana ve üst üste koyarak bir bina yapıyordum. Bitince geçip o binanın içine oturacaktım. Hazırını almaktan daha iyi olacaktı. Koşmaya alışmış biri için oturup beklemek o kadar zor ki. Bugün rahatlıkla bekleyişim de aslında koşunun bir parçasıdır diyebiliyorum. Deniz durgun olduğu için. Çıkıp moda sahilinde yürüdüm. Kolay olmadı. Bir yaştan sonra galiba kolay yok. Güçlükler var. Engeller. Galiba aşınca ne olacağına çok takılmadan üzerlerinden atlamak gerekiyor. Balon satan bir adam vardı sahilde. Farkında değildi. İşinin içine yerleşmiş demek ki, alışmış. Deniz dalgalıydı, kayaları dövüyordu. Kayalıklardaki balonlara tüfek attıran çocuk yoktu. Tenhaydı yürüyüş yolu. Hafta içi, işi gücü olanlar işlerinin başınadır. Bir ara içimden koşmak geldi. Tuhaf karşılanır diye düşünüp çekindim. Adamın teki yanaşıp Ümraniye’ye nasıl gidebileceğini sordu. Önce nasıl tarif edeceğimi bilemedim. Heyecanlandım, sevindim. Adres sorulan biri olmak. İyidir. İskele tarafını işaret ettim. Minibüsler var, binersin dedim. Çeşit çeşit minibüs var ağabey dedi. Kara kafalı olanlar seni götürür dedim. Kara kafa. Tepesinde kara levhalar var, diye de ekledim. Anladı, sevindi, döndü, yoluna gitti. Çıkıp çay bahçesinde oturdum. Çay bahçesi hoşuma gitti. Gizem’i arasam, gelse, birlikte otursak diye düşündüm. Belki işi vardır, hem gelmezse huzursuz olurum. Dedim. Kendimle ben iyiydim. Boşları almadılar. Masamda bardaklar birikti. Anneannemi arayıp merak etmemesini söyledim. Çevreme alıcı gözle baktım. Yalnız oturan sadece bendim. Daha ziyade yaşlılar. Ve üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim gençler. Masama kuru bir yaprak düştü. Yaz günü. Sıcaktan bunalıp kalktım. Eve döndüm. Zor oldu. Kornaya öyle çok basıyorlar ki. Bir gece herkes uyurken bütün arabaların kornalarına elektrik bağlamayı hayal ettim. Kornaya basanı elektrik çarpsın. Acil bir durum söz konusuysa kornaya basan zaten acıya dayanabilir. Bir yaştan sonra kolay yok. Terledim. Tişörtüm sırtıma yapıştı. Dedemlerin binasında asansör yok. Merdivenler dik. Çıkarken yoruldum. Güçlükler var, engeller. Eve gelip bu satırları yazdım. Sinan gibi oldum. Hastalıklı bir davranış olduğunu bildiğim halde aynı şeyleri tekrar tekrar okuyorum. Anılarım. Başkalarının yazdıklarına hâlâ tahammülüm yok. <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa -> |
|||
![]() |