MOR BULUTLAR ALTINDA


Teftika Roman. Daha önce yayınlanan bölümlere "Arşiv" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

Mor Bulutlar Altında - Tefrika Roman - 16. Bölüm

Tarih: 23:32 23/12/2007

Kuru yaprak rengi bir bozkırın ve gri binaların güzel olabileceğini ben Ankara’da öğrendim. Ankara yaşamımın baharına tüm mütevazılığı ve haşmetiyle eşlik etti. Rengini memur ve öğrencilerden alan bu acayip kenti hiçbir zaman küçümsemedim, Ankara da sağ olsun, beni hiç gücendirmedi. Ben daha ziyade İstanbul’da üzüldüm. Ankara bir zamanlar umudun başkenti olmuştu. Ankara’nın kuru soğuğundan da, dillerden düşmeyen nemrutluğundan da hiç etkilenmedim. Bozkır insanının içine dönüklüğünü sevdim. Kavruk yüzlere bulaşmış bin yıllık hüzün bana çok iyi geldi. Parklarında sarhoş oldum, denizsiz ufkuna yüksek tepelerden baktım, ben Ankara’da en çok gün doğumunu sevdim. Ankara’nın kasvetli sokaklarında yoksulluk içinde geçmiş bir çocukluğunun izleri vardı. Sokak köpeklerinin bakışlarında kahır ve umut vardı. Ankara’da ben beş bahar geçirdim, hiç birinde bir öncekini özlemedim. Geceleyin dışarıda gezerken üzerimize kurşun rengi bir duman çöker, soluklarımıza krom karışırdı. Yüzüncü Yıl İşçi Sitesinin çevresindeki boş arsalardan birinde top oynuyorduk. Ankara’nın güneşi açık sarı ışınlar saçıyor ve Sinan sahanın kenarında hışımla sigara içiyordu. Otlar kurumuş, sararmıştı, yazdı, akşam üstüydü, kemiklerim sıcaktı, gözüme güneş geliyordu. Saha çok büyüktü, ben defanstaydım, Oğuz ileride rakip takımla can havliyle mücadele ediyordu. Bizim takım çok güçlü olduğundan defansa top gelmiyordu, ben de rahatımı bozmamak için ileriye gitmiyordum. Ara sıra gidip Sinan’ın yanına çöküyor, sigarasından bir fırt alıyordum. Bir keresinde Oğuz’a yakalanmıştım, çok kızmıştı. Sinan şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbazın ciddiyetiyle cebinden leblebiler çıkarıyordu. Koca elleriyle ellerimin içine leblebi taneleri döküyordu. Arada benim tarafa gelen topları tüm gücümle abanarak ileriye yolluyordum. Topa vurduktan sonra burnuma yerdeki kurumuş otların tozla karışık kokusu geliyordu. Hafif rüzgar vardı, güneş bunaltmıyordu. Kafamın içinde düşünceler birbirleriyle kavga ediyorlardı. Futbol oynuyor olmak zihinsel faaliyetimi engellemiyordu. Beynimin zembereği kitaplar tarafından sürekli kuruluyordu. Saçlarım karmakarışıktı, şakaklarımdan incecik ter taneleri süzülüyordu. Yetişkinliğim için öğrenciliğe benzeyen şirin bir sığınak bulmalıydım. On yıl sonra gecenin üçünde Sinan’la basketbol oynayamayacaktım. Kimse bana yirmibirde biten bir oyun için ondokuz sayı avans vermeyecekti. Kontrole gelen ve kimlik soran genç polisleri oyuna katamayacaktık. Oyunlara ayrılan saatler azalıp günlük yaşamın zırıltıları çoğalacaktı. Maç bitti. Gidip alenen Sinan’ın yanına oturdum. Oğuz geldi. Mutluydu. Üç gol atmıştı. Tam zamanıydı. Altımıza alıp Oğuz’u tost yaptık. Yanımızdan uzaklaşıp kendisini sağlama aldıktan sonra Oğuz bizi taşlamaya başladı. Sinan alnına taş gelmiş numarası yapıp yere kapaklandı. Yanımıza gelip Sinan’a ne olduğuna bakmadığı için takım arkadaşları Oğuz’u kınadılar. Oğuz eve gitti. Sinan’a “Biz üç yıl sonra ne yapacağız?” diye sordum. “Ben belki para kazanmak için basketbol sahalarına dönerim”, dedi. Yanıtını hiç inandırıcı bulmamıştım, ama üstelemedim. “Peki ben ne yapacağım?”, diye sordum. “Sen gazeteci olacaksın”, dedi Sinan. “Gazeteci olup dünyayı düzelteceksin”. “Olabilir mi öyle bir şey?”. “Olabilir, habere ve yoruma düşkün bir yanın var”. “Ben dünyayı düzeltmekle ilgili kısmını sormuştum”. “Ne bileyim ben, öylesine söylemiştim”. “Sen gayri ciddi bir insansın”. “Bir şairle konuştuğunu unutma. Ben yazılmamış ve muhtemelen hiçbir zaman yazılamayacak şiirlerin şairi. Dilin yetersizliği yüzünden tek yapabileceğim yaşamımı iri cüsseli bir soytarı olarak sürdürmek”. “Seninle zaten ciddi bir şey konuşulmaz ki”. “Sen gazeteci olacaksın”. “Bunu ben bir düşüneyim”. “Kalkalım da yolda düşün”. “Acelemiz mi var?”. “Oğuz çoktan alt kattaki o şehla bakışlı kızı eve davet etmiştir”. “Sanmam, morali bozuktur şimdi”. “O yüzden işte, moralini düzeltmeye çalışıyordur”. “O zaman gidip rahatını bozalım, kendiyle ve dünyayla barışıklığı sinirimi  bozuyor zaten”. “Gidip dünyayı ona dar edelim”.

 

Bazı akşamlar yürüyerek eniştemin Balgat’taki evine gidiyordum. Yürüyüşüm kırkbeş dakika kadar sürüyordu. Konuşurken yolda düşündüklerimi enişteme açıyordum. Eniştem kafama takılanları yorumlamakta bana yardımcı oluyordu. Yaşım küçük diye beni küçümsemiyordu eniştem, beni adam yerine koyuyordu. Eniştemi seviyordum, bir anlamda babamın yerini tutuyordu. Babamdan uzun zamandan beri haber yoktu. Düzensiz de olsa para yollamayı sürdürüyordu gerçi, ama bankadaki memurlar paranın hangi ülkeden geldiğini çözebilmek için her defasında akla karayı seçiyorlardı. Böyle bir mecburiyetleri olmadığı halde, sırf merakımı gidermek için uğraşırken kim bilir hakkımda neler düşünüyorlardı. Babasının nerede olduğunu gelen havalelerden çıkarmaya çalışan bir çocuk. Babam anlaşılan eniştemi daha sık arıyordu. Enişteme göre babam bizi aramıyordu, çünkü sesimizi her işitişinde vicdanı yeniden kanamaya başlıyordu.

-Baban Türk erkeklerinin büyük çoğunluğu gibi duygularını gizlemek zorunda hissediyor kendini. Bir Türk erkeği olarak ben Rıfat’ı anladığımı düşünüyorum. Sen de koca adam oldun artık, seninle paylaşmak istediğim şeyler var.

-Dinlemek isterim. Şimdiden meraklandım.

-Öyle ahım şahım şeyler değil ama...

-Bunlar babamdan aktarmalar mı olacak, yoksa yorumlar mı?

-Daha ziyade yorum. Çünkü Rıfat’ın burada sözünü edeceklerimin bilincinde olduğunu sanmam. Keşke vaktinde bu düşüncelerimi Rıfat’la paylaşsaydım diye çok düşündüm, ama iş işten geçmiş oldu bir kere.

-Nasıl yani?

-Düşünceleri daima eylemler açığa çıkarıyor. Eylem gerçekleşmeden önce bu bilgi sezgi düzeyindeydi daha.

-Açıkçası ben hâlâ hiçbir şey anlayabilmiş değilim.

-Annenle babanın ayrılmasına yol açan o talihsiz süreçten söz ediyorum. Rıfat’ı o kadının kollarına iten dinamiklerden.

-En azından konunun ne olduğunu anladım şimdi.

-Rıfat başarılı bir adamdı. Sözünü ettiğim sadece yetimhanede büyümüş bir insan olarak eğri yollara sapmadan çok iyi paralar kazanmış olması değil. Kurduğu aile, insanlarda bıraktığı olumlu izlenim ve en önemlisi o eşsiz özgüveni. Özgüven inşa edilebilen bir şeydir kanımca, tuğlası sürekli eylem, harcı sevilmek ve takdir edilmektir.

-Nereye varacağız acaba?

-Diyeceğim o ki Rıfat o kadına gönül indirdiğinde kendine olan güvenini kaybetmek üzereydi. İşleri bütün uğraşmalarına rağmen yerinde sayıyor, hatta geriliyordu. İki kez iflas etmiş olması o dillere destan ikna kabiliyetini sekteye uğratmıştı. Başarıyı yakalayıp zevkini tatmıştı bir kere, kendisinden yeniden ve daha büyük başarılar beklendiğini düşünüyordu. Hatta belki annene ve sizlere artık layık olmadığını...

-Bunları size babam mı söyledi?

-Çok azını baban söyledi, çoğunluğu benim yorumlarım. Velhasıl çok yanlış bir iş yaptı baban, sonra da çok pişman oldu, yazık oldu sizlere.

-Benim oysa çok daha basit bir yorumum var. Derin psikolojik analizlere gerek yok kanımca

-Doğru ya, amatör psikologluğa soyunmuşum farkında olmadan.

-Bunca psikoloji kitabı okumuş olsam ben de soyunurdum.

-Hattı zatında herkes işine bakmalı, ben maliyeciyim. Sen bir şey söylüyordun, araya söz girdi

 -Benim yorumum tamamen fizyolojik.

-Şu konuştuklarımızı duyan olmasa bari. Hadi sen gençsin, durumu kurtarırsın, ya ben.

-Niye ki enişte?

-Tutup bir oğulla babasının gönül maceralarını tartışıyoruz”

-Boşver enişte, o kadar okumuşluğumuz var, bırak da normal insanlardan biraz farkımız olsun. Olaylara analiz edip duygusal yüklerden kurtulmaca.

-Fizyolojik diyordun...

-Evet fizyolojik; erkeklerin beyin zarı kırklı yaşların başından itibaren esnekliğini kaybetmeye başlıyor ve beyin zarı esnekliğini kaybettikçe kişinin moral değerlere bağlılığında zafiyetler ortaya çıkıyormuş. Kırkından sonra azmak derler ya hani, halkımız olayı bilimden çok önce çözmüş.

-Nasıl yani, ayıp oluyor şimdi, ben kırkaltı yaşındayım.

-Sözüm meclisten dışarı enişte. Senin yerin ayrı. Beyin zarının esnekliğinin kaybolmasını önleyerek yetişkin erkekleri daha ahlaklı yapan bir ilaç da varmış. Sana çok geç olmadan birkaç kutu temin ederiz, merak etme.

-Ciddi misin sen?

-Bunu bir yerlerden duymuştum, doğru olup olmadığını bilmiyorum, ama fikir olarak hoşuma gitti. Açıklayıcı bir tez. Tabii bu zar meselesi mutlak bir dönüşüm yaratmıyormuş, göreli olarak ahlaksızlık vuku buluyormuş yaş ilerledikçe.

-İlginç.

-Dünyayı yönetenlerin de ağırlıklı olarak yaşlı erkekler olduğunu göz önüne alırsak.

-Onlara da senin şu ilaçtan versinler madem.

-Kabul etmezler ki enişte, sürekli insanoğlunun güvenilmezliğinden söz edip dünyayı da kendilerine benzetmeye çalışır onlar.

-Yaşın ilerleyince sen de göreceksin.

-Yaşım ilerlemeden ben kaçayım enişte.

-Kalsan ya bu gece.

-Evde çocuklar bekler.

-O zaman giyin, ben bırakırım seni.

-Gerek yok, ben giderim.

-Enişte sözü dinle sen.

-Peki enişte.

 

O kadar uzun zamandır bizim evde kalıyordu ki kapıdan içeriye hangi vesileyle, kimin nesi olarak girdiğini unutmuştuk. Ankara’daki dördüncü senemdi, evdeki eşya portföyüyle birlikte öğrenci çevremiz de genişlemişti. Eve sayısız insan girip çıkıyor, Sabri sabit kalıyordu. Aramızda bizim evde kalabileceğine dair bir konuşma geçmemişti, kiraya ya da faturalara ortak olmuyordu, zaten parası ancak filtresiz Birinci sigarasına yetiyordu. Yazın biz ailelerimizin yanına gidip dönmüş, onu evde, her zamanki minderinin üzerinde, kendisi gibi sessiz bir arkadaşıyla sigara tüttürüp sohbet ederken bulmuştuk. Sabri’nin bizim eve yerleştiğini fark ettikten sonra Oğuz’la aramızda şiddetli bir münakaşa başlamıştı. Sinan bağırma o kadar duyacak, ayıp olacak dedikçe, Oğuz bağıra çağıra artık canına tak ettiğini, bir boğaza daha bakmasının imkanı olmadığını haykırmıştı. Sabri içerdeydi, Oğuz’un söylediklerini muhtemelen duymuştu, ama ne Oğuz’a kırılıp gücenmiş, ne de kendisini münakaşamızdan sonra daha tedirgin hissetmişti. Zaten aslında bize hiçbir zararı olmayan derviş ruhlu bir insandı. Kısa boylu, pörtlek gözlü, uzun boyunlu ve zayıftı, ancak bir kuş kadar gıda tüketiyordu. Uysal bir insandı, kimseye iliştiği yoktu, gün boyu kendi köşesinde şekersiz çay ve sigara içiyordu. Gece olup da yatmaya karar verdiğinde köşedeki minderinin üzerinde yatay duruma geçmesi ve şişe dibi gibi gözlüklerini çıkarması yeterli oluyordu. İçinde birkaç parça çamaşırı, eski kasetleri ve yırtık pırtık kitapları olan bir çantası vardı. Üzerinde yıpranmış bir kot pantolon ve sarı bir tişörtün dışında bir giysi görmemiştik. Oğuz’un sinirini galiba Sabri’nin sükuneti, kanaatkarlığı ve zaman dışı yaşantısı bozuyordu. Sabri Oğuz gibi Levi’s kot, Timberland ayakkabı ve Lacoste tişört alabilmek için borsada spekülasyon fırsatı kollamıyor, kızlara kendisini akıllı ve zengin göstermek ihtiyacı hissetmiyor, yemeklere ve iskambil kağıtlarına insanüstü bir hırsla saldırmıyordu. Sinan’la ben Oğuz’la Sabri’nin arasında bir yerlerde duruyorduk. Oğuz zamanla bize alışmıştı, zamanın yönelimlerine gösterdiğimiz kayıtsızlık onu o kadar rahatsız etmiyordu. Gerçi zaman zaman bizleri kendini beğenmişlikle suçluyordu. “Kendinizi derslerden, güzel kıyafetlerden, futbol maçlarından, iyi yemeklerden, halktan ve zenginlerden üstün görüyorsunuz, yani milyonlarca insan yanlış da sadece siz mi doğrusunuz” diye soruyordu Oğuz. Tartışmıyorduk. Sinan’ın her bireyin kendi yaşam biçimine uygun bir ideoloji uydurduğu ve bunun lafla veya yazıyla değiştirilemeyeceği yönünde bir teorisi vardı. Hatta bu teoriyi Sabri de desteklemişti. Fikri sorulacak olursa Sabri son derece felsefi laflar edebiliyordu. Hocaları beğenmediği için felsefe bölümünü terk ettiğini söyleniyordu. Okula devam eden arkadaşları ara sıra Sabri’yi ziyarete geliyorlardı. Bir keresinde eski okul arkadaşlarını uğurladıktan sonra Sabri’nin yüzünün karardığını görmüştük. Saatlerce ne çay, ne de sigara içmişti. Oğuz moralinin neden bozuk olduğunu sormuştu. İç geçirerek “Hegel konusunda tamamen yanılmışım” demişti Sabri. Oğuz “Oğlum siz harbiden manyak olmuşsunuz” demişti sinirlenerek. Sinan’la ikimiz gülmüştük. “Sizin Hegel’inizi ben on sene sonra göreceğim” demişti Oğuz. Sinan’la ikimizi kastederek “Bizimle ne ilgisi var?” diye sormuştum. “Manyaklık bakımından benim gözümde üçünüz de aynısınız” demişti Oğuz. “Madem kendini o kadar akıllı görüyorsun satranç oynayalım o zaman” demiştim. “Sen belki bir baltaya sap olabilirsin, Sinan’la Sabri ama umutsuz vaka” demişti Oğuz. Sözünün sonunu getirirken biraz ileri gittiğini fark ederek kekelemişti. Korkmakta haklıydı. Sinan Oğuz’un gözümü korkutmak için Sabri’yi bir bebeği kucaklar gibi alıp havaya kaldırmış, fırıldak gibi çevirmeye başlamıştı. Turlar sırasında Sabri’nin gözlüğü düşmüş, gözleri yaşarmıştı. Sinan yere indirdikten sonra “Senle değil benim hesabım” diyerek kendince özür dilemişti Sabri’den. Oğuz korkudan odasına kaçıp kapıyı içeriden kilitlemişti. “Sana ceza, gece boyunca oradan çıkmak yok” demişti Sinan. Sabri gözlüğünü el yordamıyla bulup gözüne takmış, gidip minderine oturmuştu. Sabri’nin yanına gidip bize bir masal anlatmasını istemiştik. Sabri çantasından Filistinli bir müzisyenin kasetini çıkarmış, teybe takmamızı söylemişti. Hatırlamadığı yerleri beceriksizce uydurarak Sabri İslamiyet öncesi Arap aleminde geçen çocukça bir masal anlatmıştı. Sonra birlikte balkona çıkıp çay içmiştik. Sonbahar bulutları rüzgarla birlikte sağa sola savruluyorlardı. Zarif yeşilleriyle gecekonduları güzelleştiren kavaklar ıslıklar çalıyor, sağımızda göz alabildiğince uzanan kıraç topraklar üzerinde toz topakları dans ediyordu. Sonra aniden gökyüzü durgunlaşmış, yağmur yağmaya başlamış, burnumuza toprak kokusu gelmişti. Balkondaki bu sefamızı destansı uzun bir şiir olarak kesin yazacağım demişti Sinan. Oğuz az sonra odasından çıkıp gelmişti. Sinan şakır şakır yağan yağmurun, durmaksızın yer değiştiren bulutların ve yıllar sonra yazacağı destansı şiirin hatırına Oğuz’u affetmişti. Yeniden şiddetlenen rüzgarın yön değiştirmesiyle balkon yağmur altında kalmıştı. İçeri kaçışıp televizyonun karşısına dizilmiştik. Oğuz haberlerden sıkılıp uyuyakalmış, Sinan sakallarını burmaya başlamıştı. Yürekler o zamanlar daha güçlü ve ahenkli atıyordu. Elime bir kitap alıp içeriye geçmiş ve yatağımda kitabımı okurken umutlu ve iyimser bir uykuya dalmıştım.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!



<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->