MOR BULUTLAR ALTINDA


Teftika Roman. Daha önce yayınlanan bölümlere "Arşiv" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

Mor Bulutlar Altında - Son Bölüm

Tarih: 21:49 3/2/2008

Bu defteri bugün bir daha açmayı düşünmüyordum, ama yine dayanamadım. Anılarımdan aldığım kuvvetle. Gelip masanın başına oturdum. Doktorum yarın gelecekmiş. Solgun varlığıma parlak renkler ekleyecek ilaçların yok mu doktor? Allah rızası için şu fakire bir demet ışık. Yazmaktan vazgeçmeyi düşünüyorum. Hep aynı şeyleri geveliyorum, kendimi tekrarlamaya başladım. Bir boşluğu başka bir boşluğun üzerine çizilen harflerle gidermeye çalışmak çünkü çok anlamsız. Anlam yok. Umut. Yok. Sancı. Bunları böylece yazmak da ayrı bir budalalık. Bu hazin gayret. Boşuna. Yatıp uyursam belki yarın yatağımdan daha iyi bir ruh haliyle kalkarım. Tevekkül. Umut. Şimdilik tutunacak başka bir dalım yok.

 

Gazetede işe başladıktan bir süre sonra hayatımın renginin solmakta olduğunu fark ettim. Coşkularım aşınmış, ağzımın tadı bozulmuştu. Başlangıçta bu durumun düzenli çalışma yaşamına adım atmış olmamla ilgili olduğunu düşündüm. Ama ben işimi seviyor gibiydim. Başka bir nedeni olmalıydı. Ülkenin durumu desem değildi. Çünkü ülke ilk gençliğimden beri üç aşağı beş yukarı aynıydı. Askeri darbe ve ardından gelen Özal iktidarları döneminde palazlanan yeni hakim sınıf kendi alaturka değerlerini medyadaki işbirlikçileri ile birlikte topluma cebren ve alenen kabul ettirmiş durumdaydı. Ülke devasa bir kasabaya dönüşeli çok olmuştu. Ama eskiden en azından tanığı olduğum yozlaşma ve soysuzlaşmayı paylaşabildiğim dostlarım vardı diye düşünmüştüm. Dostluk belki o berbat dönem için çok iddialı bir laftı, en azından benim arkadaşlarım olmalıydı. Sahi benim lisede Kadir adında çok yakın bir arkadaşım olmuştu, değil mi? Ama Kadir dört üniversite değiştirip hiçbirini bitirmeden Kanada’ya göç etmişti. Üniversitede dört güzel yılı birlikte geçirdiğimiz iri insan Sinan benden kaçıyordu. Asıl mesele ayrı şehirlerde yaşamamız değildi. Asıl mesele Sinan’ın uyuşturucu sorunu yüzünden 50 kilo birden vermiş olmasıydı. Sinan beni toz haline getirip koklayabilse belki arkadaşlığımız eskisi gibi olabilirdi. Bu elbette kendi seçimiydi, ben onun din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni değildim. Eski güzel günlerin hatırına, kafalarımız yeniden birbirine denk düşsün diye, ikimiz de bir geceliğine kendi zararlı maddelerimizden feragat etmiştik. Ben sigaradan bir geceliğine esrara geçmiştim. Ve Sinan mütemadiyen toz çekmekten dolayı incelmiş olan burnunu dinlendirmeye karar vermişti. Sinirlerim bozuktu zaten, bir geceliğine de olsa şuursuzluğun rahatlığını yaşamayı ummuştum. Oysa parti başladıktan sonra yüzüme yerleşen yayvan gülümseme çok kısa bir süre içinde yerini midemin isyanına bırakmıştı. Sinan’ın halısına kusup ayılmış, cin tarafından çarpılmış gibi değil de, cin gibi olmuştum. Sinan’ın kafası zaten konuşabilecek kadar dumanlanmamıştı. Kustuklarımı hamarat bir ev hanımı gibi temizleyip oturmuştum. Sevdiği şiirlerden ve birlikte geçirdiğimiz güzel günlerden söz ederek Sinan’ı coşturmaya çalışmıştım, ama nafileydi. Araya bir kez başka yaşantılar girmişti. Eniştemin evine dönmek için kalkıp veda sözleri ettiğimde ağzını açıp tek kelime söylememişti. O sırada hazırlamaya başladığı toz anlaşılan arkadaşlığımızdan daha önemliydi. Öfke içinde söylenerek kapıyı çarpmış, çıkmıştım. İstanbul’a döndükten sonra ben neden yeni arkadaşlar edinmeyeyim ki diye düşünmüştüm. Zaten yeni insanlarla görüşmüyor değildim, bazı iyi çocuklar ve kafa kızlarla sağa sola gittiğimiz oluyordu. Muhabbet derinleşir gibi olunca tüyüp kendi kabuğuma çekilmesem yeterdi. Birilerinin evine gitsem, birilerini evime davet etsem. Olurdu. Sonra Sema, Ilgın, Tümel ve Erdinç dörtlüsüyle tanıştım. Birbirlerine o denli iç içe olmalarına rağmen aralarında herhangi bir sevgililik dalgası yoktu. Bunu iyiye yormuştum. Birbirlerine uymakla da kalmıyor, birbirlerini tamamlıyorlardı. Ve beşinci şahıslarla olan ilişkileri oldukça yüzeyseldi. Sinir olduğum bazı zihniyetlerle dalga geçip eğleniyor ve memleketin halinden dolayı en az benim kadar bunalıyorlardı. Ya da beni çetelerine hiç zorlanmadan dahil ettiklerinde onları öyle görmek istemiştim. Paylaşıldığında hayatın ağırlığı daha kolay kaldırılıyor gibime gelmişti. Başlangıçta aralarında yeni olmaktan kaynaklanan alınganlığım yüzünden biraz kapris yapmıştım, ama bazı sivri yanlarımı şaşırtıcı bir anlayışlılıkla sineye çekmişlerdi. Ben de nihayet biz sözcüğünü gönül rahatlığıyla kullanmaya başlamıştım. Bazen kitaplardan yaptığım uzun alıntılarla kendimce manalı nutuklar çektiğim oluyordu. Dünya bir gün daha iyi bir yer olacaktı. Kanaatimce incir çekirdeğini doldurmayacak konularda alınganlık göstermeye gerek yoktu. Tümel’in bazı iğneleyici sözleri karşısında öfkelendiğim oluyordu, ama kendimi tutuyordum. Arkadaşlarım da benim gibi olsun istiyordum. Çünkü zaten Sartre her insanın hayat karşısındaki duruşu diğer insanlara bir nevi tekliftir gibilerinden bir söz etmemiş miydi? Çetenin elemanları Sartre’ı vaktinde yiyip yutmuşlardı. Kafka’nın kitaplarını geceler boyunca tartışmaktan helak oluyorduk. Sonradan helak olanın sadece ben olduğumu üzülerek fark etmiştim. Marx, Kafka, Freud, Orwell, Einstein, Sweig ve Dostoyevski meğer çetenin diğer elemanları için renkli birer oyun hamuruymuş. Pink Floyd, Doors, Jethro Tull ve Bach yaşamlarımızın fonunda prestijli birer dekormuş. Bunların havası arkadaşlarıma yetiyormuş. Coşkumu dizginleyemediğim ya da aslında böyle bir zorunluluğu aklımdan dahi geçirmediğim için benden sıkılmışlardı. Sıkıldıklarını bana söylemek yerine altıncı şahısların yanında beni küçük düşürmeyi tercih etmişlerdi. Ve ben bunları önemsememiştim. Ve beni uzaklaştırma çabalarını önemsenmediği görünce işi ileri götürmeye karar vermişlerdi. Bana açıkça heyecanımı fazla bulduklarını söylemek yerine. Tutup bir gece sarhoşluklarını bahane ederek fena halde üzerime gelmişlerdi. İlgilendiklerini sandığım için onlara bütün samimiyetimle anlattığım bir sürü şeyi beni taklit ederek ve gülerek yüzüme vurmuşlardı. Onlara güvenerek açtığım eski aşk defterleri ve ailevi meselelerim de birer eğlence konusu olmuştu. Sonradan düşününce en çok sinirlendiğim şey o gece öfkelenmeyi akıl edememekti. Çünkü ben onlara güvenmiştim. Onları kendim gibi bilmiştim. Sadece Erdinç çok ileri gidildiğini düşünüp diğerlerini dizginlemeye çalışmıştı. Ve Sema’nın evinden küskün bir biçimde ayrıldığımda ertesi gün arayıp özür dileyeceklerinden emindim. Çünkü bütün o büyük adamların yazdıkları kitaplar ve müzik aletlerine bulaşmış duyarlıklar insanı çok daha derin ve büyük yapar diye düşünüyordum. Olup biteni sarhoşluk, kitle psikolojisi ve eğlence ihtiyacına bağlıyordum. Ertesi gün arayıp soran olmadı. Ben de nihayetinde karalar bağlayıp oturmadım. Ama o gece yaşadıklarım içimde bir ukde olarak kaldı. Üzerinden kim bilir kaç bahar geçmiş olmasına rağmen oturup bu satırları yazdım.

 

Annemle zaman içinde birbirimize alışmıştık. Uzun çekişmelerden sonra peşimi bıraktığı için dönüp dizlerinin dibinde oturmaya başlamıştım. Akşam evde yarım bir ailenin eksik saadetini yaşıyorduk. Annem çay koyuyordu, ben çayı demliyordum. İlk bardakları birimiz, ikincileri diğerimiz dolduruyordu. Televizyon konusunda bile çoğu zaman uzlaşıyorduk. Uzun ve zorunlu seyirler sonunda annem de haberlere merak salmıştı. İş dönüşü kafam boşalsın diye annemin dizilerini seyretmeye başlamıştım. Babamın sözünü etmemeye dikkat ediyordum. Çünkü benim güzel annem üzülmesin istiyordum. Araba pazarından kazıklanarak aldığım hurda otomobile binip birlikte dedemlere oturmaya gidiyorduk. Ben dedemle tavla oynarken annemle anneannem yeni tanışmış onbeş yaşındaki arkadaşlar gibi keyifle dedikodu yapıyorlardı. Kabuğunu kırmış gibiydi annem, yaşlı ve cefakar anne rolünden galiba sıkılmıştı. Ben işyerindeyken gidip sinemada tek başına romantik komedi türündeki filmler seyrediyordu. Anneannem de romantikti, ama galiba komediden hoşlanmıyordu. Nerde bizim zamanımızdaki aşk filmleri diye söyleniyordu. Anneannem bana kız tavlama yöntemleri konusunda ders vermekten çok hoşlanıyordu. Dedem delikanlı adamın derse ihtiyacı olmaz diyerek anneanneme kızıyordu. Anneannemin anlattıkları büyük ölçüde doğru oluyordu. Sınırlı deneyimimle yurdum kadınlarının elli yıldır hemen hemen hiç değişmediğini anlıyordum. Bunu iyiye yormuyordum. Çünkü doğanın acımasız ve istisnalara itibar etmeyen kuralları vardı. Farklı olduğunu düşünmek işe yaramıyordu. Böyle bir hakkım olmadığını üzülerek görüyordum. Esir düşmüş bir Gulliver gibi sayısız ince telle yere bağlanıp sabitlenmiş durumdaydım. Normlara tabi olmamak gibi bir özgürlük yoktu. Anneannem anlatıyor, annem başıyla onaylıyordu. Altın kurallar vardı. Ama ben başka dünyalar umut ediyordum. Kitaplar yüzünden kişiliğim yumuşayıp pamuklaşmıştı. Ayaklarımın yere sağlam basmadığını fark ediyordum. Yaşı ilerledikçe havaileşen çapkın bir mirasyedi gibi yaşıtlarımın uzağına düşmeye başlamıştım. Çevremdekiler gevşeyip hafifleyince ciddileşiyor, gereksiz bulduğun ciddiyetler karşısında dalga geçmek eğiliminde oluyordum. İşe girip sorumluluk aldıkça dünyaya iyice yabancılaşmıştım. Filmler ve kitaplar başkaydı elbet, gerçekler ve zorunluluklar başka. Bu basit bir gerçekti, annem hatırlatıp duruyordu. Sonra annem birden hastalanınca gerçek dünyanın soğuk yüzüne uzunca bir zaman bakmak zorunda kalmıştım. Annemi kaybettiğim gün dışarıda öyle insafsız bir güneş vardı ki bir güneş ancak o kadar acımasız olurdu. Gidenle kalanların arasındaki boğuk ve gaddar sınırı umarsızca vurguluyordu. Şaşkındım. Ölüm çok şiddetli bir fırtınayla birlikte dökülen sağanak yağmur gibi eğreti olan ne varsa silip götürmüştü. Yüreğimde yoğun bir acıyla birlikte bir gün ölecek olmanın avuntusu vardı. Önemsiz olan şeyler önemsizdi. Ölüm gelip geçici olan ne varsa tutup yerli yerine oturtuyordu. İçim tuhaf bir biçimde boşalmıştı. Annemden kalan boşluk sızlıyor, ama canımı canhıraş bir biçimde yakmıyordu. Ağlayamadığıma üzülüyordum. Babam cenazede düşüp bayılmıştı. Eniştem babamı alıp hastaneye götürmüştü. Ablam hayatında belki ilk kez çaresiz ve şaşkındı. İstanbul’daki en iyi doktorları annemin tedavisi için seferber etmiş olması hiçbir işe yaramamıştı. Yeğenim gelip koltuğumun altına sığınmıştı. Gökte inadına parıldayan güneşe çok sinir olmuştum. Kollarım ve bacaklarım benim değil gibiydi. Cenazenin ertesi günü anneannemin zorla ağzıma sokuşturduğu bir parça ekmeği garipsemiştim. Yaşamsal faaliyetler demek devam edebiliyordu. Daha ertesi günlerde hayat aynen devam edip gidecekti. Oysa ben çocukken bizim yetişkin hayatımızın çok farklı olacağını düşünmüştüm. Bilim ve teknoloji şey olmuştu. Uzay 1999 dizisinde olup bitenler ben otuz yaşıma geldiğimde gerçek olacaktı. Çünkü ben çocukken tarih bilmiyordum. Büyüyünce savaş, hastalık ve ölümlerin nesli tükenmekte olan kelaynak kuşları gibi  korumaya alınacağını sanıyordum. Annemin ölebileceğini aklıma hiç getirmiyordum. Ve savaşlar ve yoksulluk ve yoksunluklar ve binlerce yıl önce dünya üzerinde var olan binbir türlü musibet sürüp gidiyordu. Bilim kurgu dizilerinde hiçbir cenaze kaldırılmadığı ve imamlar ve dahi papazlar olmadığı için annemin ölümüne hazırlanamamıştım. Ben annemin ölümünden önce kelimenin gerçek anlamıyla hiç yalnız kalmamıştım.

 

Bu sabah öyle taşkın bir sevinçle doldu ki içim sinsice çiseleyen yağmura rağmen dışarıya çıktım. İçimde sanki yeni doğan bir günü cıvıldaşarak karşılayan bir serçe sürüsü vardı. Dışarıda arabalara bile şefkatle bakabildim. İnsanlara dikkatle bakınca çevrede meğer ne çok mutluluk varmış diye düşündüm. Kaygısızca gülüşüp şakalaşan üniversitelilere, arabasının tentesi altında huzur içinde uyuyan bebeğe, ıslak güvercinlere yem atan yaşlı amcaya, denizi büyük bir keyifle seyreden çok süslü kadına gülümsedim. Onlar fark etmediler, ama ben mutluydum. Hiç kaza geçirmemiş gibiydim. Arabaların kornalarını söküp şoförlerin kafasında paralamayı hiç düşünmedim. Islandığıma aldırmaksızın sahil boyunca yürüdüm. Zaten yağmur çok geçmeden kesildi. Denizin mutedil çalkantısını, oltaların ucundaki yemleri, iskeleye yanaşan vapurların yana yatmışlığını dostça buldum. Çevrede bir çocuk görseydim, mutluluğumun şerefine ona çok renkli bir balon alacaktım. İçimden balon satan asık yüzlü adama hayatın güzelliklerini anlatmak geçti. Yaşarken insan yaşıyordu. Ölmezse şöyle ya da böyle. Mutlu olabiliyordu. Minibüs durağının köşesindeki tatlıcıdan dedeme tulumba tatlısı aldım. Bakkala ekmek almaya gönderilmiş çocuklar gibi torbayı elimde sağa sola sallayarak eve döndüm. Ben dışarıdayken Doktor Güneş gelmişti. Mutfakta anneanneme yardım ediyordu. Önündeki marulları doğrarken anneannemle pilavın nasıl bir tencerede yapılırsa güzel olacağını tartışıyordu. Anneannem kapı komşusuyla sohbet edermiş gibi rahattı. Bu Doktor Güneş öylesine gönlünü çelerdi ki insanın, araya mesafe koymayı aklına bile getirmezdin. “Ne haber Doktor, aşçılığa mı merak saldın?” dedim. “Baktım ki doktorluğu beceremiyorum, bir tedbir olarak...”, diyecek oldu,  “O nasıl söz evladım, baksana bizim oğlan aslan gibi oldu sayende”, dedi anneannem fasulyenin altını kısarken. “Doktor gerçekten işini biliyormuş” dedim utanarak. Çünkü doktora hekimliği hakkında öyle laflar etmiştim ki, kavgada söylenmezdi. Doktor anlaşılan mesleğiyle ilgili iltifatlara alışıktı. İstifini bozmadan doğradığı marulları salata tabağına boşaltıp evyeden domatesleri aldı. “Ben de bir şeyler yapayım” dedim uyumlu çalışmaları kıskanarak. “Sen git dedenle alakadar ol”, dedi anneannem. Doktor Güneş eliyle ‘hadi, anca gidersin’ işareti yaptı. İsteksiz adımlarla salona yöneldim çaresiz. Dedem suyu kaynamış bir çaydanlık gibi huzurlu fokurtular eşliğinde uyukluyordu. Karşısındaki koltuğa ilişip yaramaz çocuklar gibi salonda meşgul olacak bir şeyler aramaya başladım. Çok geçmeden anneannemle doktor malzemeleri salondaki yemek masasına taşımaya başladılar. Dedemi uyandırıp sofraya oturduk. Yemeklerimizi yerken Doktor Güneş nar ekşisinin salataya neden yakışmadığı anlattı. “Hayır”, dedi dedem, “Aksine fevkalade olmuş”. “Afiyet olsun, yarasın”, dedi anneannem. Üzerimizde fevkalade bir hafiflik vardı.

                       

Yemekten sonra kalkıp odama geçtik. Giderken Doktor Güneş dedeme “Hava ve denizden taarruz biçimlerini haftaya isterim”, dedi. Dedem telaşlanarak “Kitapları depodan çıkarmak icap edecek” diye söylendi. “Ben bilmem”,dedi Doktor Güneş, “Merak ediyorum, elimde değil”. “Sonra bir ara sana müzakere metotlarını da izah ederim o zaman”, dedi dedem. “Neyin taarruzuymuş bu” diye sordum Doktor Güneş’e. “Sen anlamazsın, aramızda”, dedi. Bir tane patlatacaktım ensesine ama önceki hafta ettiğim gereksiz lafları hatırlayınca utanarak  kendimi tuttum. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi “Bakıyorum Varol Bey afiyettesiniz bugün” diyerek kendini yatağımın karşısındaki koltuğa bıraktı. “İyiyim Doktor, sayende” dedim. “İyilik gelip geçer” dedi Doktor. Konuşanın içeride dedem ve anneannemle gülüşüp söyleşen doktorla hiçbir alakası yoktu. “Seni kırdıysam, özür dilerim, hastalık hali” dedim. “Ne kırması, ne özrü”, dedi şaşırarak. “Ben ne bileyim”, dedim. “Yahu ben doktorum, alışığım o tür tepkilere, sen niye kafanı takıyorsun”, dedi. “Takmıyorum, zaten bugün iyiyim”, dedim. “İyilik hallerine güven olmaz” dedi düşünceli bir tonla. “Ne demek yani?”, dedim. “Yani özel olarak senden söz etmiyorum” dedi. “Ya başka kim var ki burada”, dedim. “Beni saymıyor musun?” diye sordu.

-Ama doktor az önce çok neşeli gözüküyordun.

-Üzgün olduğumda ben dışa dönerim.

-Hayırdır doktor?

-Bilebildiğim bir şey yok ne yazık ki.

-Öyleyse?

-Boşver sen beni, ben doktorum, üstesinden gelirim.

-Bugün bir tuhafsın.

-Varolcuğum keyfini kaçırmak istemem, ama seni uyarmak istiyorum.

-Bulaşıcı bir hastalığa mı yakalandın doktor, eğer öyleyse benden uzak dur.

-Diyorum ki doktorluğun yanında başka bir iş daha yapsam.

-Nasıl bir uyarıdır bu doktor?

-Uyarıyı filan boşver şimdi. Daha önce hiç yapılmamış bir şeyler yapmak istiyorum.

-Ortalıkla benim gibi binlerce işsiz varken bir pozisyon daha işgal edeceksin yani. Hiç utanmadan...

-Ben ciddiyim. Çok önemli işler başarmak istiyorum.

-Sen bence dayak istiyorsun doktor. Ama bugün yapamam, malum mutluyum, mutluluğa ayıp olur.

-Eksik olan şeyi bir bilebilsem...

-Senin bence yeni bir kız arkadaşa ihtiyacın var.

-Aşık olduğum tipler berbat. Kazara biri beni kabul edecek olsa başıma püsküllü bela açılır.

-Sen benim gibi hayali arkadaşlar icat et o zaman.

-Hayali arkadaş mı?

-Sen öyle demiştin ya doktor, ben de söylediğini yaptım.

-Peki bana daha önce bundan neden söz etmedin?

-Gönül meselelerime kimseyi karıştırmam. Doktor Güneş olsa bile.

-Biz meslek icabı öğrendiğimiz için karışmak sayılmaz. İşe yaradı mı bari?

-Aramızda iletişim problemi var, onu unutmaya çalışıyorum.

-Yarattıklarını unutmak zordur. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Kafanda kanlı canlı bir tip olarak canlandırabilmiş miydin bari?

-Pek sayılmaz, oysa Gizem’i günlüğüme bile gerçekmiş gibi yazmıştım. Kendimi inandırabilmek için.

-Yani kendi yarattığın kızın hayaliyle bile anlaşamadın.

-İyi bir kızdı, gerçek olamayacak kadar iyi. Anlaşamadım demedim ki ben, iletişim kuramadım dedim. Bu sabah kalktığımda kendimi şöyle bir yokladım ve ona artık ihtiyacım kalmadığını hissettim.

-Sana delice aşık olduğu için her isteğini olumlu karşılayan bir tip değil miydi bu Gizem? Yani eğer onu öyle yaratmış olsaydın, bu kadar kolay vazgeçemezdin.

-Değildi doktor. Ama çok güzeldi. Üstelik kültürlü ve kendiyle barışıktı. Kendiyle bu kadar barışık olunca da tabii bana aşık olamadı.

-Aşksız ya da aşıksız yaşamak mümkün pekala. Kafamıza takmayalım. Biz önce kendimizle ilgili problemleri halledelim. Sen iyice iyileş, iş bulup çalışmaya ve dünyayı düzeltmeye başla. Ben de şimdi kalkıp gideyim.

-Ne güzel oturuyorduk doktor.

-Haklısın, ama gitmem lazım. Bir dahaki sefere artık ben bekliyorum.

-Aramızda lafı mı olur doktor, her zaman beklerim.

-Birkaç iade-i ziyaret yap da hele düşünürüz. Hadi eyvallah.

-Güle güle doktor.

 

Uyarmaya çalışmıştı, ama anlamamıştım. Belki anlamak istemediğim için. İyilik hallerine güven olmaz demişti Doktor Güneş. İyilik gelip geçer demişti. Gerçekten geçici bir rahatlıkmış benimkisi. O güne mahsusmuş.  Birkaç gündür hastaneden çıkıp eve geldiğim zamanlarda nasılsam öyleyim. Buna alışmak gerekecek herhalde. Sırtım daha seyrek ağrıyor gibime geliyor. Tedirgin olmayı, acı çekmeyi, terlemeyi, üşümeyi, baş ağrısını göze alarak dışarı çıkmaya devam ediyorum. Dışarıdakiler gelmemeye başlayınca çıkmak bir yerde zorunluluk haline geldi. Doktor daha iyiceyim diye herhalde arayıp sormuyor. Zaten bundan sonra sen gel demişti. Gizem artık yok. Şimdi onu geri çağırmak yenilgiyi kabullenmek gibi olacak. Avukat Samet Tokcan’dan uzun zamandır ses çıkmıyordu. Sabah aradım. Elim gelişmeler var, öğrenmek istersen gel, dedi. Sesi keyifsizdi. Keyifsizliği elim gelişmelerle ilgili olmasa gerek diye düşündüm vapurda. Peki o zaman neden keyifsizdi? Elim gelişmelerin ne ile ilgili olduğunu bayağı merak ettim. Belki de cinayeti benim işlediğimin ortaya çıktığını söyleyecekti. Rüyalarıma bakılırsa böyle bir ihtimal vardı. Özellikle kazadan önce öfkem sınır tanımazdı. Öfkem patladığında bir kez Ankara’da rakip gruptan bir çocuğu öldüresiye dövmüştüm. Siyasetle filan ilgisi olmayan alçakça sözler sarf etmişti çünkü. Arkadaşlar elimden zor almışlardı. Sakin tabiatlıların öfkesinden korkmak gerekir derdi babam. Kazanın şokuyla birleşince bir de. Elim cep telefonuna gitti, ama arayamadım. Saçmalıyor olabilirdim. Öyle bir şey olsaydı polisler çoktan gelip kapımı çalmazlar mıydı? Elim gelişme nedir diye telefonda keşke sorsaydım diye düşündüm. Sormamıştım ve vapurla karşıya geçmek çok güzeldi. Dışarıda olmak. Güzeldi. Korkularıma rağmen. Hapislik ve vicdan azabı. Hastalık ve parasızlık. Gerçek olamayacak kadar kötüydü. Vapurlar bir gün kullanılamayacak kadar eskidiğinde ne olacaktı? Sivri akıllı birileri eski vapurların yerine bir ihtimal deniz otobüsü benzeri şeyler koyacaktı. Sevimsiz ve kişiliksiz. Çalışıyor olsaydım savaş açardım sivri akıllılara. İşsizdim ve vapurlar henüz görev başındaydılar. İskeleye asılan araba lastiklerinin eskidikçe değiştirilmesinde bir mahsur yoktu. Bir tanesi parçalanmıştı çünkü. Kaptan galiba biraz acemiydi. Ya da belki rüzgar ya da akıntı yüzünden. Karaköy İskelesi’ne yanaşmamız uzun sürdü. Avukatımın yazıhanesini bulabileceğimden emin değildim. Olmadı ararım diye düşünüyordum. Neyse ki yazıhanenin tabelası ana caddeden görülecek kadar büyüktü. Yazıhanenin bulunduğu han yüksek tavanlı döküntü bir binaydı. Merdivenler tozlu, duvarlar kararmıştı. Koridorun iki yanına dizilmiş kapısız devasa odaların biri hariç hepsi boştu. Avukatımın yazıhanesinin yüksek ahşap kapısı maviydi. Avukatımın yazıhanesinin kapısında dikilmiş ve aslanlı tokmağı tıklatmak üzereyken merakım geçmişti. Elim olay ne olabilirdi ve hayatımı nasıl etkileyebilirdi ki. Dünyada her gün milyonlarca elim olay oluyordu. Dünya çapında her gün gerçekleşen binlerce ölüm mesela fevkalade elimdi. Tam elimi tokmağa atacakken kapının yanında bir zil olduğunu fark ettim. Zile bastım. Bekledim. İçeride hiç ses yoktu. Tedirgin oldum. Zile yeniden bastım. Kapıyı beyaz saçlı bir kadın açtı. Yüzüme soran gözlerle baktı. “Samet Bey’i aramıştım”, dedim. Aksi bir tavırla “Geçin oturun” dedi. İçerideki mobilyalar eski, fakat ihtişamlıydı. Yaşlı kadın örgüsünü alıp oturdu. Çekinerek “Samet Bey yok muydu?” diye sordum. “Duruşması var” dedi. “Geleceğimi biliyordu, gelir herhalde”, dedim. “Samet’in işi belli olmaz, ama siz hele bir oturun”, dedi. Oturup kaygı içinde çevreyi seyretmeye koyuldum. Avukatım Samet Tokcan’ın odasının kapısı açıktı. Koca bir masa ve arkasında kara kaplı kitaplar. “Bırakmıyor ki gidip evimde oturayım” dedi beyaz saçlı kadın. Yüzüne baktım, yüzüme bakmadı. Kendi kendine konuşur gibiydi. “Emekliliğim geldi, ama bırakmıyor”. “Alışmıştır belki” dedim. Cevap vermedi. Saate baktım. İkiyi yirmi geçiyordu. Birkaç dakika sonra Samet Bey geldi. Coşku içinde atılıp çocuğuymuşum gibi beni kucakladı. Sekreteri olduğunu tahmin ettiğim kadına “Varol’a içecek bir şeyler söyledin mi Nezahat Hanım?” diye sordu. “Söylemedim” dedi Nezahat Hanım hiç istifini bozmadan. Öfkesini bastırmaya çalışarak “O zaman ne duruyorsun” dedi avukatım. Nezahat Hanım kalkıp dışarı çıktı. Çay söylemek amacıyla mı, yoksa istifa niyetiyle mi, anlamadım. “Geç şöyle odamda konuşalım” diyerek sırtımı sıvazladı Samet Bey. Sabahki tedirginliğini üzerinden atmış gibiydi. Samet Bey makamına geçip oturdu, ben de masanın sağındaki koltuğa çöktüm. Koltuk beni içine alıp adeta kucakladı. “Sabah telefonda sesiniz kötüydü, meraklandım”, dedim. “Hangi birini, neresinden tutup anlatayım, bilemiyorum” dedi heyecanlanarak. “Nasıl isterseniz” dedim.

-Dün akşam hanımla oturmuş demlenirken bizim oğlanın odasında feryat figan ağladığını duyduk. Hanım kalkıp ne olduğuna bakmak için oğlanın yanına gitti. Gitmesiyle de telaş içinde beni yanına çağırması bir oldu. Bizim oğlanın durduk yerde ateşi yükselmiş. Alevler içinde yanıyordu yavrucak. İçkinin de menfi tesiriyle olsa gerek hanım oturup ağlamaya başladı. Kız da uyandı bu arada, kötü bir şeyler olduğunu anladı. Bir şeyler yapıp durumu düzeltmem için yalvarır gibi gözlerimin içine bakmaya başladı. Ben normalde bu tür durumlarda metanetimi kaybetmem, ama hanımı, kızı ve oğlanı o halde görünce benim de gözlerim sulandı. Put gibi dondum kaldım. Beni öyle çaresiz bir halde görünce oğlan daha yüksek sesli bir ağlama tutturdu. İçkinin menfi tesiriyle bir an ne yapacağımı bilemedim. Oğlanı geç bulduk, erken kaybedeceğiz korkusuyla perişan oldum.

-Oğlanı kaptığınız gibi hastaneye götürseydiniz ya.

-Çok doğru, ama içki illetinden dolayı dut gibiydim. Ne kafam doğru dürüst işliyordu, ne vücuduma söz geçirebiliyordum. Nihayetinde bir babanın vazifeleri vardır. Oğlanı kucakladığım gibi evin kapısının yolunu tuttum. Niyetim arabaya atıp bir hastaneye götürmek. Hanım kendini delirmiş gibi önümüze attı. Ben de kendimi frenleyemeyince... Oğlanla beraber hanımın üzerine yığıldık. Oğlanın ve hanımın feryatları ortalığı tuttu. Tam bir rezillik. Komşuların duyması filan umurumda değil, oğlana bir şey olacak. Baktım bizim kız telefonda birileriyle görüşüyor. İlkokul üç talebesi, bir de metanetli çocuk, bana benzemiş, zihin taze, berrak. Telaş etmememizi, ambulans çağırdığını söyleyerek mutfağa gitti. Hanıma sen deli misin, niye kendini önümüze attın, diye sordum. Bu halinle araba sürüp oğlanı mı öldürecektin, dedi. Kız mutfaktan ıslak bir bezle geldi, bezi canının acısından inlemekte olan oğlanın anlına koydu. Annesinden görmüşmüş. Kızın metanetini görünce ben de kendimi banyoya atıp soğuk suyun altına girdim. Çünkü ambulans gelecek, oğlanla beraber gitmek icap edecek, rezil olacağız. Ambulans fevkalade çabuk geldi, kız artık nereyi aramışsa. Adamlar kapıyı çaldığında daha üstümü tam giyememiştim. Bir doktor da ambulansla beraber, hay Allah razı olsun. Hayati bir tehlike yok dediler, içimize serin sular serpildi. Çocuğun koluna serumu oracıkta taktılar. Yalnız bir gece gözetim altında tutulması icap ediyormuş.

-Nasıl şimdi, iyileşti mi?

-İyi, aslanlar gibi maşallah, bıraktığımda ha babam hesap makinesi gibi elektronik bir oyuncakla oynuyordu.

-Geçmiş olsun, büyük sıkıntı atlatmışsınız.

-Oğlanın hastalığı geçti geçmesine de dün gece olanlar içime işledi. Sabah aradığında içki işini düşünüyordum. İçmesini bilmiyorsan bu mereti içmeyeceksin. Vazifeleri aksatma tehlikesi doğuyor sonra. Bıraksam hanım yine küsecek diye dertleniyordum. Senle konuştuktan sonra hanımı aradım. Daha ben demeden o teklif etti. İkimiz beraber bırakalım dedi. Allah razı olsun. Ana yüreği tabii, dağlanmış bir kere. İkimizi birden bir ağlama tuttu. Sen yabancı değilsin delikanlı, 40 yıldır öyle ağladığımı bilmem.

-Umarım bırakabilirsiniz.

-Bırakırız delikanlı, dün geceki olay bize büyük ders oldu.

-Bizim davadan bir ses var mı?

-Bak, onu unutmuştuk. Akıl mı kaldı. Nezahat’tan hayır yok anlaşılan, ben şu çayları söyleyeyim de hele.

-Boş verin, önemli değil.

-Birazdan getirirler çayları, biz ne diyorduk?

-Dava...

-Yahu senin davada büyük gelişmeler var, ama benim aklım bir kere yerinden çıkmış. Peşinen olup biteni anlatmak varken balıklama benim şahsi meselelerime dalınca...

-Katil belli oldu mu?

-Hangi katil, önce bunu sormak lazım. Biz Halil Yurtseven’in katilini ararken bu sefer diğer ortak Muhittin Yüksel öldürüldü.

-Yapmayın. Muhittin Yüksel hangisiydi? 

-O gece orada olmayan üçüncü ortak. Olga diye bir sevgilisi var demiştim hani.

-Onu da mutlak Öymen Aslan öldürtmüştür.

-Polis de galiba öyle düşünüyor, çünkü adamı nihayet tutukladılar.

-Ne adamlara çatmışım. Kaza yapmamış olsak belki beni de temize havale etmişlerdi.

-Öfkeyle kalkan, zararla oturur delikanlı. Yine dua edelim, ucuz kurtarmışsın.

-Peki şimdi olay çözülmüş mü oluyor?

-Polis biliyordur.

-Ya biz?

-Yakında öğreniriz. Şimdilik ne desek tahminden öteye geçmeyecek.

-Ben sizi çok tutmayayım, anneannem de merak etmeye başlamıştır, kalkıp gideyim.

-Çaylarımızı içmedik daha.

-Çayınızı bir dahaki sefere içerim artık.

-Benim de adliyede işlerim vardı, istersen beraber çıkalım.

-Benim de işim var diyebilseydim keşke.

-Nasıl yani, anlamadım delikanlı.

-Boşverin, hadi çıkalım, gideceğimiz yerlere geç kalmayalım.

 

Sarhoştum, ama evimin kapısını şaşıracak kadar değil. Sadece yalnızdım, çünkü annem yeni ölmüştü ve çocukluk rüyalarımda olduğu gibi çok yüksek bir yerden düşüyordum. İş çıkışında Kadıköy’de midye yemiş, yanında bira içmiştim. Sonra biranın tadı hoşuma gidince yandaki birahaneye girmiştim. İki birayla birlikte iki koca tabak kuruyemişi mideme indirince karnım şişmiş, ama içim hafifler gibi olmuştu. Gülümseyen bir yüze şiddetle ihtiyacım vardı. Sokaklarda yumuşak, sevecen, candan bir bakış arıyordum. Sokaklar ıslaktı, ama yağmur yağdığını hatırlamıyordum. Gece aslında başlamış sayılmazdı. Saat dokuz olabilirdi ya da dokuzbuçuk, bir de belki onbir olabilirdi, saatime bakmaya üşeniyordum. Sokaklarda öyle bir bakış aramak boşunaydı, çünkü gece saatlerinde insanlar tetikte olurlardı. Öyle bakışlar o saatlerde yalnızca ev içlerinde bulunurdu. Bir de belki kapı önlerinde. Çünkü birkaç ay önce bir kapı önünde kadife gibi yumuşak bir bakışla karşılaşmıştım. Anahtarını dışarıda unutanları uyarmak, onları kötü adamlardan korumak gerekirdi. Zili çalmıştım. Kapıyı aydınlık yüzlü bir kız açmıştı. Kızı ürkütmemek için gülümseyerek kilidin dış tarafında unutulmuş olan anahtarı göstermiştim. Kız anahtarı kilitten çekip çıkararak ilk kez görüyormuş gibi incelemiş ve gülerek teşekkür etmişti.  Saçları düz ve uzundu. Ama o zaman benim galiba ona o kadar ihtiyacım yoktu. Hoş kızdı, gülümsemesi güzeldi ve işte o kadardı, bu küçük olayı abartmanın alemi yoktu. Demek ki bir virüs gibi zihnime girip yerleşmiş ve beni yalnız, içkili ve üzüntülü bir halde yakalayınca içimi sarmış ve yanımda yöremde benzer bir bakış aramama yol açmıştı. Hangi cesaretle olduğunu bilemiyorum, gecenin bir saatinde gidip kızın zilini çalmıştım. Gözetleme deliği bir an kararmış ve kapıyı babası gelmiş gibi dingin bir yüz ifadesiyle açmıştı. Ürkmüş veya en azından sorgulayan bir bakış beklerken karşımda gülümseyen birini görünce ne yapacağımı şaşırmıştım. Şakacı bir edayla “Şekeriniz mi bitti?” diye sormuştu. Bir isim uydurup kapılarını yanlışlıkla çalmış numarası yapacağıma “Bilmiyorum, ben bugün dışarıdaydım” demiştim. “Ben sizi tanıyorum, annenize çok üzüldüm” demişti. “Annemi nereden biliyorsunuz?” diye sormuştum. Annemi benden dolayı tanıyormuş. Annemi benden dolayı tanıyan birinin daha önce benimle tanışmış olması gerekmez miydi diye soracakken, içeriden uzun boylu ve çengel burunlu başka bir kız gelmişti. “Hadi gelin, kapıda konuşmayalım” demişti. Tanımadıkları bir adam olarak kızların evine girmeyi uygun görmeyip siz bana gelin demiştim. Sanki onların yeni tanıştıkları bir adamın evine gitmeleri uygunmuş gibi. “Biz sizin evinizi biliyoruz” demişti Şeker Kız Candy. Çok şaşırmış, ama belli etmemeye çalışmıştım. Sonra hiç nazlanmadan çıkıp benim iki üst kattaki evime gelmişlerdi. Meğer bu kızlar annemin apartmandan arkadaşıymışlar. Sonra üniversite tatil olunca memleketlerine dönmüşler. Sonbahar gelip okullar yeniden açılınca annemi yerinde bulamamışlar. Annem onlara benden söz edermiş. Aklımın nasıl havada olduğundan. Meğer onların da akılları havadaymış. Gazetecilerin nasıl insanlar olduklarını merak ederlermiş. Aynı müzikleri dinleyip benzer kitapları okuyormuşuz. Çengel burunlu sırf konuşmuş olmak sürekli konuşmuş, aydınlık yüzlü hiç durmadan gülmüştü. Bu kızlar anlaşılan henüz dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenememişlerdi. Ya da belki babaları henüz yurtdışına kaçmadığı için kendilerini güvende hissediyorlardı. Güvenecekleri arkadaşları vardı mutlak bu kızların ya da televizyonda hiç haber dinlemiyor olabilirlerdi. Başımla sarf edilen tüm o çocukça sözleri onaylamıştım. Uzun boylunun uykusu gelince kalkıp evlerine gitmişlerdi. Beni yalnızlığın tehlikeleriyle başbaşa bıraktıklarından habersiz. Merdivenleri uykulu adımlarla inip evlerinin yolunu tutmuşlardı. Gecenin sesleri bir kaygı seli olup yüreğime akmıştı. Annesi ve doğru dürüst bir arkadaşı olmayan birinin dayanması güçtü. Sevinilecek şeylere yabancılaşmış bir kişi. Kara kara düşünmekten başka ne yapabilirdi ki?  Kızlar gitmişti. İstanbul göğsümü demir bir kafes gibi sıkıştırıyordu. Öyle büyük bir gazete icat edilmeliydi ki yıllar boyunca yazsan bile sayfalar dolmamalıydı. İnsanı çürüten ne varsa. Başa bela olan eğilimleri hafife alma lüksümüz olmadığını insanlar anlamıyorlardı. Bizde ne doğunun tam teşekküllü tevekkülü, ne de batının akla dayanan kurum ve kuralları vardı. Bizde var olan sancıydı. Pimpirikli kişilerin karın bölgesinde şişkinlik oluyordu. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetini hazmedemeyenlerin dünya çapında mücadele ettiği bir olimpiyat yoktu. Üç bira daha içsem ben o farazi olimpiyatta altın madalya kazanırdım.

 

Bu sabah gözlerimi günün hangi saatine açmış olduğumu anlayamadım. Çünkü uykumu gayet iyi almıştım ve bilmediğim bir nedenle ortalık aydınlanmamıştı. Saatim onbiri gösterdiğine göre güneş doğmuş ve yükselmiş olmalıydı. Ama dışarısı aydınlık değildi. Bir an kolumdaki saatin yanlış olduğundan kuşkulanıp masa saatine baktım. Aynıydı, onbiri gösteriyordu. Gecenin ikisinde yatmış olduğuma göre saatin gösterdiği onbir gecenin onbiri olamazdı. Pencereden dışarı baktım, insanlar ve arabalar alacakaranlığın içinde hayaletler gibi geziniyorlardı. Olduğum yerde doğruldum ve yataktan çıkıp salona geçtim. Niyetim dedeme neler olduğunu sormaktı. Anneannemle dedem karşılıklı koltuklara yayılmış açık televizyonun karşısında uyukluyorlardı. Duvar saatine baktım. Kolumdakiyle aynıydı. Odaya dönüp pencereden dışarıya baktım. Dışarıda sis ve gökte karanlık bulutlar vardı. Demek acayip bir hava durumu söz konusu, diye düşündüm. Tam deprem havası derdi annem. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bir deprem olsa da İstanbul başımıza yıkılsa dedim kendi kendime. Sonra dileğimin tuhaflığına şaştım. Deprem olup da İstanbul başımıza yıkılsaydı enkaz altında kalıp kendimden kurtulurdum. Kendimden kurtulmak. Çok cazip bir fikirdi. Başka biri olmak daha iyi olabilirdi. Ya kafasını olur olmaz şeylere takmayan, ya da dert edindiği şeylerin üstesinden gelebilen biri. Ya da değiştiremeyeceği olguları kabullenen biri. Ben kendinden kurtulamayan biriydim, kendiyle başbaşa olmaktan sıkılan. Kapı çalındı, gidip açtım. Doktor Güneş gelmişti. Gelmekle iyi etmişti Doktor Güneş. Soracaklarım vardı. Öncelikle hava durumu. “Karanlık” dedi Doktor Güneş neden bahsettiğimi anlamayarak. Gün ortasında karanlığı demek garipsememişti. “Gündüz için biraz fazla karanlık değil mi?” diye sordum. “Karanlık”, dedi ısrarla. Başka bir şey düşünüyor gibiydi. “Ben gerçekten kötü mü yazıyorum?” diye sordu. “Bizimkiler uyuyor, gel içeride konuşalım” dedim. “Beni atlatmaya çalışma” dedi sinirlenerek. Koluna girip onu odaya götürürken “Yazdığın hiçbir şeyi okumadım ki, nereden bilebilirim” dedim. Yüzüme çok tuhaf bir şey söylemişim gibi aval aval baktı.

-Şimdiye dek sadece reçetelerini okudum, yazın hiç doktor yazısı gibi değildi.

-Doğru ya. Hiç okumadın.

-Sen onu bırak da doktor benim bu hastalık ne olacak böyle?

-Tamamen yanılmışım desem?

-Şakanın sırası değil doktor. Az önce ciddiyetle deprem olsa da enkaz altında kalsam diye düşünüyordum.

-Düşündüklerin hiçbir şeyi değiştirmez. Esas olan yaptıklarındır.

-Ben iyileşemiyorum, hatta son günlerde eskisinden daha kötü oldum. Hatta doktor sırt ağrılarımda ve nedensiz korkularımda artış var.

-Bir aspirin yazayım, geçer demeyi çok isterdim.

-Beklemekten sıkıldım artık.

-Başka çaren yok. İyileştiğini ben gözlemleyebiliyorum. İyilik hali gelip geçici ve inişli çıkışlı bir durum olduğundan sen farkına varamıyorsun.

-Bana masal anlatma doktor.

-Hastalarımın hastalıklarının onların aptal olduğu anlamına gelmediğini bilecek kadar akıllı bir adamım ben. Senin de beni bu zamana dek bundan şüphe etmeyecek kadar tanımış olman gerekirdi.

-Akıllıca konuştun doktor. Her ne kadar akıl içinde bulunduğum durumda herhangi bir işe yaramasa da.

-Akıl yararlıdır. Binlerce kez işe yaramıştır, yaramalıdır. Şu kavanoz dipli dünyada başka neyimize güvenebiliriz ki?

-Bilemiyorum doktor. Bu biraz daha böyle sürerse tahammül gücümü aşmasından korkuyorum.

-Tahammül esnek bir malzemedir. İstenirse bir ömür boyu kullanılabilir. Paslanmaz, sarkmaz, sızdırma yapmaz.

-Senin bu yazı dalgası nedir doktor?

-Hastalarla birlikte çıkardığım dergideki yazımı meraklı bir okurumuz hiç üşenip sıkılmadan kıyasıya eleştirmiş.

-İlgi gösterdiğine göre demek ki beğenmiş.

-Yazdığı mektupta öyle söylemiyor ama.

-Şu dergiden bana da getirsene doktor. Hem sen benden neden çıkardığın dergi için yazı istemedin.

-Evet, bunu düşünmem gerekirdi. Sen çünkü benim en bir öz hastalarımdan birisin.

-En umutsuz hastalarından biri olarak dergin için şimdiye dek görülmemiş derecede iç karartıcı bir deneme yazmak arzusundayım.

-Bir dahaki görüşmemize o zaman yazını hazır edersin.

-Ne o, gidiyor musun?

-Gitmek durumundayım.

-Kahvaltı etmeden mi?

-Hakkımı bir dahaki gelişime saklayayım.

-Sen bilirsin doktor.  

 

Yanıtlar ortaya çıkınca insan hüzünleniyor. Sevilen ve bağlanılan sorulara veda etmek gerektiği için. Yürekte bir burukluk oluyor. Bazen sadece zaman. Merak edilen her neyse karşılığını yakasından tutup insanın karşısına oturtuyor. Cinayetler çözüldü. Ve olanları hatırladığımda her yanım ter içinde kaldı. Ne kadar çok korktuğumu hatırladım. Alacakaranlığın içinde yatarken hissettiğim derin çaresizliği. İçime büyük kara bir bulut çökmüş gibi oldu. Önce cinayetler çözüldü ve hafızamdaki düğüm. Yüreğim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Attığı taklalar sonucu paramparça olmuş arabamın kapısı son anda büyük bir şans eseri açılmıştı. Ve ben emniyet kemerimi çözüp kendimi asfaltın soğuk kucağına atmıştım. Yanından hemen uzaklaşmazsam arabam beni içine alıp yutar diye korkuyordum. Sanki ben kanlar içinde bir bebektim de arabam beni dayanılmaz sancılar içinde doğurmuştu. Çıkmadan önce sıkışmıştım, canım acımıştı. Bedenim kaskatıydı, sırtım ve bacaklarım acıyor, başım dönüyordu. Ağlamak istiyordum, ama olmuyordu. Arabadan uzaklaşabilmek için yolun kıyısında ayaklarımı sürüyerek yürüyordum. Ağzımın içinde kan tadı vardı. Ve yukarıdan soluk sarı bir ışık demeti karanlığı parçalayarak üzerime iniyordu. Sol tarafımdaki kesikli yol çizgileri sonsuza kadar uzuyormuş gibiydi. Arabadan yeterince uzaklaşamadan yere düşmekten ölesiye korkuyordum. Oracıkta bir sandalye olsaydı belki otururdum, çünkü heyecandan dizlerim titriyordu. En sol şeritten koca bir minibüs gecenin sessizliğini bozarak geçti, kolumu kaldırmaya ne aklım, ne de gücüm yetti. Gücüm tükenince eğilip bariyerlere tutunarak kendimi yere bıraktım. Göz kapaklarım kilitlenmiş gibiydi ve gözlerime sanki yüzlerce iğne batıyordu. Gözlerimi güçlükle yumup yattığım yerde kendimi dinlemeye başladım. İçimde bayılmak isteği vardı, ama kendimi uyumayayım diye zorluyordum. Gücüm sadece uyumamaya yetiyordu, başka ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra galiba bir ara bayılmışım ve silah sesleriyle uyandım. Göz kapaklarımı aralayıp başımı kaldırarak silah seslerinin geldiği yöne baktım. Az ileriden ufak tefek bir adam koşarak bana doğru geliyordu. Tam elimi kaldırıp yardım isteyecekken bariyerlerin üzerinden atlayıp yoldan çıktı. Karanlık çayırın içinde koşarak gözden kayboldu. Üstüm başım kan içindeydi ve üşüyordum. Sonra galiba yeniden bayılmışım. Ambulansta koluma batırılan iğnenin acısıyla uyanana kadar baygın kalmışım.

 

Ve cinayetlerin hikayesi avukatım Samet Tokcan’a göre şöyle: İlk cinayete giden yol Muhittin Yüksel’in Olga adlı Rus bir kadınla tanışıp ilişkiye girmesiyle başlıyor. Olga Kiev’deki kadın giyim mağazası için mal almak üzere sonbaharda İstanbul’a geliyor. Çünkü o uyanık bir girişimci, aracıların Türkiye’den aldıkları malları Rusya’da iki misli fiyata sattıklarını biliyor. Hem İstanbul’dan ucuza mal alacak, hem de biraz gezmiş olacak. Olga üç kafadarların Laleli’deki toptan satış mağazasında Muhittin Yüksel tarafından coşkuyla karşılanıyor. Başlangıçta piyasayı bilmeyen iyi bir alıcı olarak göründüğü için ve kısa bir zaman içinde aralarında gelişen duygusal çekim nedeniyle. Diğer ortakların Olga’dan uzun zaman haberi olmuyor, çünkü aralarında yaptıkları işbölümü gereği Muhittin Yüksel Laleli’deki mağazaya bakıyor. Laleli’deki mağaza Muhittin Yüksel’i asıl işlerden uzak tutmak için bir bahane aslında. Konfeksiyon işinin üç kafadarların kirli işlerinin paravanı olması gibi. Olga Muhittin Yüksel’i gerçekten sevmiş mi, bilinmiyor. Muhittin Yüksel’in Olga’yı sevdiği muhakkak. Olga gibi akıllı ve alımlı bir kadın ufak tefek ve çok saf olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir adamı neden beğensin? Parası için mi? Belki. Ya da şu çivisi çıkmış dünyada saflığa duyulan özlem nedeniyle. Muhittin Yüksel Olga’yı elinden alırlar kaygısıyla diğer ortaklarından saklıyor. Daha önce Muhittin Yüksel kendisini ortaklarından bağımsız düşünememiş, buna ihtiyaç duymamış ya da dayanacağı ve güvenebileceği kimsesi olmadığı için korkmuş. Muhittin Olga’nın yanında kendisini güvende hissediyor ve kısa bir süre içinde üç kafadarların bütün yasadışı işlerini Olga’ya anlatıyor. Olga bir ahir zaman peygamberi değil. İşlerin yasa dışı olmasını umursamaz görünüyor, ama İstanbul gezisini uzatıp da ayrıntıları öğrenince dehşete düşüyor. Zavallı sevgilisinin ortakları tarafından dolandırıldığını ve fena halde kazıklandığını anlıyor. Gümrük beyannameleri, muhasebe defterleri, ticaret sicil belgeleri ve faturalar anlaşmalı matbaada bastırılıp piyasaya dağıtılıyor. Teşekkül halinde sahte evrak ticareti. Büyük suç. Ve dağıtım ağı bir kez kurulunca yasadışı olan ne varsa artık fark etmiyor. Çalıntı otomobiller, kaçak otomobiller, ithali yasak gıdalar, kimyasallar vb. Uyuşturucu, silah ticareti ve fuhuş işlerine ağa babalardan korktukları için bulaşmıyorlar. İşlerin en riskli kısımları Muhittin Yüksel’e yaptırılıyor ve aslan payı diğer iki ortağa gidiyor. Bayrampaşa, Güneşli, Mahmutbey ve İkitelli piyasalarında tanınmalarını sağlayan ilk sermayeyi Muhittin Yüksel’in babasından intikal ediyor ve işler büyük bir polis operasyonuyla tarumar olduğunda üç kafadarı uzun süre Muhittin Yüksel finanse ediyor. Olga işe el atana kadar maymunun gözü açılmıyor. Olga Muhittin’e onu ortaklarıyla tanıştırması için ısrar ediyor. Gözüpek ve girişimci Olga sevgilisinin elinden imzalı boş senetler almış olan ortaklarını tanımak istiyor. Muhittin bir süre Olga’ya direniyor, sonunda onu ortaklarıyla tanıştırmaya razı oluyor. Bir akşam yemeğinde üç ortak ve Olga bir araya geliyorlar. Halil Yurtseven ve Öymen Aslan yemek sırasında alışık oldukları üzere Muhittin Yüksel’i aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Olga sevgilisinin ortakları karşısındaki ezikliğine ve bu kaba saba adamların kendisini ciddiye almayışına içerliyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Halil Yurtseven damarlarında dolaşan alkolün de katkısıyla Olga’ya birlikte olmayı teklif ediyor. Olga teklifi kesin bir dille reddederken Halil Yurtseven’in küstahlığına şaşıyor. Olga o gece ellerindeki senetleri ele geçirerek Muhittin Yüksel’i ortaklarından ayırmaya karar veriyor. Ortakları Muhittin Yüksel’in saflığına ve ödlekliğine güvenmekte olduğundan yüklüce bir miktardaki parayı onlardan kaçırarak Rusya’ya gitmek zor olmayacaktır. Yalnız Muhittin Yüksel’in Türkiye’de kalan malvarlığının korunması için senetlerin elde edilmesi ve Olga’yla Muhittin’in ayrılmış numarası yapması şarttır. Halil Yurtseven ve Öymen Aslan her ne kadar ciddiye almamış görünseler de Muhittin’in kontrolden çıkabileceği endişesini Olga’yı görür görmez taşımaya başlamışlardır. Muhittin ertesi gün ortaklarına Olga’dan ayrıldığını ve kalbi kırık Olga’nın Rusya’ya uçtuğunu söyler. Ortaklara sağlam bir darbe vurup ortadan kaybolmak için gizli hazırlıklar başlar. Muhittin Laleli’deki dükkanda sıkıldığını ileri sürerek işlerin merkezi olan yer altındaki matbaaya gelir. Zaten en tehlikeli teslimat ve tahsilatları kendisi yapmaktadır, ortaklar bu yeni durumdan kuşkulanmazlar. Yapılan işin doğası gereği hiçbir şeyin kaydı tutulmadığından Muhittin Yüksel Olga’nın yönlendirmesiyle elinden geçen paraların bir kısmını cebe indirmeye başlar. Ortakların elindeki senetler bir yandan büyük bir handikap, diğer yandan önemli bir avantajdır. Senetler sayesinde diğer ortaklar yüklü ödemelerin yapılması için Muhittin’in kontrolüne çok büyük tutarları rahatlıkla bırakabilmektedirler. Olga yapılan hazırlıklar sırasında Rusya’daki dükkanını kapayıp yaşantısını tümüyle Muhittin’e yaslamıştır. Senetlerin Halil Yurtseven’in cüzdanında olması kuvvetle muhtemeldir. Bir içki masasında Muhittin Yüksel arkadaşını ilaçla uyutacak ve senetleri alacaktır. Olga yeterince paranın birikmesini beklemektedir. Rusya onun çöplüğüdür. Muhittin Yüksel’le birlikte lüks otellerde keyif çatarken bu sözde gangsterler Olga’yı hafife almanın pişmanlığını yaşayacaklardır. Üç kafadarlar İstanbul’daki kumarhaneler kapandıktan sonra kumar oynamak için Kıbrıs’a ve Bulgaristan’a taşınmaktan yorulmuşlardır. Neyse ki Ataköy’de kaçak bir kumarhane açılmıştır. Cumartesi gecesi sabahın dördüne kadar bu kaçak kumarhanede oyun oynayıp yüklü miktarda para kaybetmişlerdir. Ama kaybettikleri miktar keyiflerini kaçırmamıştır, çünkü işler uzunca bir süreden beri iyi gitmektedir, Halil Yurtseven’in son model kara jiplerine atlayıp Levent’teki evlerine doğru yola çıkarlar. Halil Yurtseven viyadükün diğer ucunda  ilerlemekte olan küçük arabayı görür görmez sırıtmaya başlamıştır, çünkü şoförüne küçük bir oyun oynayacaktır. Bu sırada Muhittin Yüksel uykusu geldiği için arka koltukta yatmaktadır. Direksiyonda Halil Yurtseven vardır, yanındaki Öymen Aslan’a “Şu öndeki arabayı görüyor musun?” diye sorar. Öymen Aslan oyunu anlamıştır, çünkü önceki gece de aynısı yapılmıştır. Jipin farları söndürülür, yolda beşyüz metre kadar ilerideki araba dışında hiçbir araç yoktur. Küçük arabanın tam tamponuna kadar sinsice yaklaşılır ve sis farları ve uzunlar açılır ve aynı anda kornaya yüklenilir. Öndeki arabanın şoförü yerinden zıplayıp korkudan kafasını tavana çarpar. Sağa kaçmaya çalışır, jip de hemen arkasında yerini alır. Öndeki küçük arabanın şoförü el kol hareketleriyle birşeyler söylemeye çalışmaktadır. Küçük araba sollanır ve yanından geçilirken korkmuş ve öfkelenmiş şoföre mağrur bir gülümsemeyle bakılır. Küçük bir şakadır sadece, yapılmış ve bitmiştir. Zevk olsun diye Muhittin Yüksel tokatlanarak uyandırılır. Muhittin kalkmamakta direnmektedir, tam başından aşağı bir şişe su boşaltılacakken arkadan küç

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!



<- | Sonraki Sayfa ->