MOR BULUTLAR ALTINDA


Teftika Roman. Daha önce yayınlanan bölümlere "Arşiv" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

Mor Bulutlar Altında - 18-19-20-21. Bölümler

Tarih: 21:41 3/2/2008

Yaşamımda zihnimin öylesine çok hayal ve tasarıyla dolup taştığı bir başka dönem daha yoktur. Gündelik yaşamla ilgili tüm sorunlar kesin kurallara bağlanmak suretiyle kökten bir biçimde çözülmüş olduğundan askerlik insanı devasa bir boşluğa fırlatır. O boşluğa tereddüt etmeksizin yerleşmiştim. Yakınlarım yoktu, uzaktılar. Sadece kitaplarım, geleceğe dair tasarılarım ve arkadaşlarım vardı. Aynı kurallara tabii olduğumuz ve aynı sorunları paylaştığımız için arkadaşlarım hakkında güzel duygular besliyordum. Elbette, sivil yaşamlarımıza yeniden kavuştuğumuzda, gündemlerimiz farklı olacaktı. İlk gençlikleri seksenli yıllara denk gelen insan grubunu kuşak olarak adlandırmak yanlıştı. Kaygılarım ve değer yargılarım yaşıtlarımdan oldukça farklıydı. Ama bizler aynı yeşil giysiler içindeydik. Kimin kim olduğu hiç belli olmuyordu. Nöbet arkadaşım Mehmet boğazına düşkündü. Müzikten anlıyordu. Benim gibi az konuşuyor ve benim gibi hiçbir şeyden memnun olmuyordu. Karamsarlığından hoşlanmıştım. İçtima zamanları haricinde rahatça kitap okuyabileceğim bir görev ayarlamıştım. Bölüğün dershanesinde küçük bir kitaplık vardı. Kitaplıkta daha önce okumaya vakit bulamadığım klasikler. Durmaksızın okuyor, emirleri hiç sektirmeden uyguluyor ve hayal kuruyordum. Hemen her gece nöbetimiz oluyordu. Mehmet’le ikimiz ellerimizde telsizlerle devriyeye çıkıyorduk. Bizler denizciydik, ama gemide değil, denizin kıyısındaydık. Birliğin çevresinde sekiz-on nöbet kulübesi vardı. Uyumasınlar diye çocukları birliğin duvarına bitişik olan mezarlıktaki ölülerle korkutuyorduk. Çoğunluğu inanıyordu. Ölüler kabir azabından dolayı bağırıyorlarmış, siz hiç duydunuz mu diye, gözlerini fal taşı gibi açarak, acımasızca soruyordu Mehmet. Görev yerlerini terk etmesinler diye korkunun dozunu çok yükseltmiyorduk. Dua okursanız size ilişemezler, ama sakın ha uyumayın, fırsat kolluyor olabilirler, diyordum ben. Nöbet noktalarında çocuklara –uzun dönem askerlik yapanlar bizden üç-dört yaş küçüktü-  astronomi dersleri verdiğimiz de oluyordu. Ay ve yıldızlar hemen üzerimizde olduğu için dersimizden sıkılmıyorlardı. Astronomi dersini biraz da oyun gibi görüyorlardı. Mehmet, sağdan soldan topladığı, demir teli, dikiş ipliği, misket, elişi kağıdı, toplu iğne, mıknatıs gibi malzemelerle minik bir güneş sistemi modeli yapmıştı. Çocuklar tepelerinde kocaman bir lamba gibi parlayan ayın nasıl olup da modelde bir toplu iğne başı kadar kaldığına akıl erdiremiyorlardı. Mehmet bazı soruları aptalca buluyordu. Böyle durumlarda sinirlenip mezarlıkta bir çıtırtı duyduğunu iddia ediyordu. Oradan uzaklaşıp yolumuza gidiyorduk. Mehmet kendi kendine sürekli söylenip duruyordu. Sadece akşam içtimasından sonra iç ceplerine doldurduğu malzemeleri tüketirken ve radyoda güzel bir şarkı yakaladığında mutlu oluyordu. İnsan seven bir kişi değildi, ama nasıl olmuşsa beni sevmişti. Bütün hatalarımı hoş görüyordu. Yıllar içinde galiba yalnızlıktan sıkılmıştı. İnsanlara ve dünyaya olan nefretinden dolayı zorunlu olarak yaşadığı yalnızlıktan. Biriyle yan yana susup oturmak iyi geliyor demişti bir defasında. Bana da iyi geliyordu. İyice içime kapanmıştım. Yıldızların ve yakamozların görüntüsü yüreğimi yakıyordu. Sahile demirlemiş savaş gemileri, dev vinçler, kullanılmayan barakalar, binalar arasında birer korku tüneli gibi uzanan yürüyüş yolları, telsizin cızırtısı, denizin iç çekişi, rüzgarın şiddetlenip durulması, sağda solda elektrik kaçakları, fare tıpırtıları, vinçlerin tepesindeki spotların çevresinde sessizce uçuşan martılar... Denize gemilerin gece ışıkları vurmuş oluyordu. Melankolik şarkılar çalan bir radyo istasyonu bulmuştuk, gece yarısından sonra programcı çocuk parçaları dinleyicilerin ortalama zevkine göre değil de kendi paşa gönlüne göre giriyordu. “Şiirler zaten gece yarılarına sürgündür”. Mehmet bu sözümden çok hoşlanmıştı. Homurdanmadığı zamanlarda söyleyip duruyordu. Yürümekten yorulduğumuz zamanlarda personel taşımak için kullanılan küçük gemilerden birine girip oturuyorduk. Sigaraları uç uca ekleyerek içiyordum. İzmariti denize attığımda cııuz diye belli belirsiz bir ses çıkıyordu. “İçimizde cılız bir ateş vardı, o da boğulup gitti”. Mehmet sigaradan nefret ediyordu. “Biraz az içsene şu boku”. Sonlara doğru daha az sigara içeyim diye kantinden koca bir paket çekirdek almaya başlamıştık. Mehmet her bir çekirdek kabuğunu hiç sektirmeden birilerinin suratına tükürürmüş gibi püskürtüyordu. Çekirdek çitletmek ve özellikle kabuklarını tükürmek hoşuna gitmişti. “Bunu nasıl daha önce akıl edemedim”. Teskere vaktinin yaklaştığı sıralarda, yine bir gece nöbetinde, küskünlüğünün nedenini sormuştum. Cevap vermek yerine ay çekirdeklerini daha bir hırsla çıtlatmaya başlamıştı. Hiç durmadan neredeyse iki saat tempolu bir biçimde yürümüştük. Hatta nöbet noktasındaki çocuklar, her birine üçer-dörder kere uğrayınca, büyük gece teftişi mi var diye tutturmuşlardı. Mehmet sinirlenerek, evet, esas duruşu bozan olursa büyük komutan da onun façasını bozacak, demişti. “Yapma Mehmet Abi”. “Ben yapmıyorum, komutanlar yapıyor”. Nöbetin bitimine doğru Mehmet, sanki küskünlüğüyle ilgili soruyu soralı iki saat geçmemiş gibi miğferini çıkarıp koltuğunun altına almış ve “Aile dalgası”, demişti. “Nasıl aile dalgası?”. “Kavga, dövüş, huzursuzluk, ayrılık şu bu”. “Koca adam oldun artık, boşversene”. “Boşveririm vermesine de, öyle olmuyor. Demek ki huysuzluk genlerden, hooop bana da geçmiş”. “Ne huysuzluğu, şeker gibi adamsın”. “Yalan konuşma, yersin dipçiği”. “Mesela dedim”.

 

Ruhum bedenimden çıkmıştı da sanki kitapların içinde kendine başka bir yaşam kurmuştu. Asker olmayan bir başka Varol bir hayaller evreninde gezinip duruyordu. Arkadaşlarım durumumu garipsiyorlardı, ama hiç aldırmıyordum. Hatta daha bağımsız olabilmek için deli olduğumu sanmalarını istiyordum. Zira akla gerek yoktu. Akıl askerde insana rahatsızlık veren zararlı bir bitkiye dönüşüyordu. Sadece askerlik bitince ne yapacağımı düşünürken ciddileşiyordum. Hayal ettiğim hayattan bağımsız rezil bir yaşantı beni bekliyordu. Hayatın gerçekleri olarak adlandırılan sayısız çerçöple uğraşmak durumunda kalacaktım. Neredeyse askerliğin uzamasını ister olmuştum. Kendime hiçbir işi yakıştıramıyordum. Topluma ve onun değerlerine o kadar yabancıydım ki, Mars’tan gelmiş olsam ancak öyle olurdu. Taviz vermesi gereken taraf kesinlikle ben olacaktım. Hatta taraf lafını kargalar duysa gülerdi. Çünkü taraf olmak karşıdaki tarafından ciddiye alınmayı gerektirir. Kendime, denizdeki bir damla denizin hangi tarafına düşer, oğlum, sen salak mısın, diye sormuyor değildim. Benim gibilerle bir araya gelmek bir kütle sahibi olmamı sağlayabilirdi. Öyle bir birliktelik öte yandan mümkün ve olası görünmüyordu. Milletin işi gücü para ve o gibi değişim değeri olan şeylerdi. Paranın değişim değeri pazarda geniş kütlelerin zihniyet dünyasının hakim olmasını sağlamıştı. Hayallerimi bozdurmaya kalksam bit pazarında beş kuruş vermezlerdi. Zokayı ne çare ki bir kez yutmuştum. Hayal kurmak ve başka dünyalar tasarlamak insanın sırtına sorumluluklar yüklüyordu. Hayallerimin hakkını verebilmek için inandığım yolda soluğum kesilene kadar yürüyecektim. Başlangıç olarak gazetecilik fena gözükmüyordu. Köşe dönmeciliğin düşünsel hegemonyasına birkaç darbe vurabilirsem eğer kendimi mutlu sayacaktım. İmkansız olmadığını düşünüyordum. En azından deneyecektim.  

 

Azar işitmek bizim doktora yaramış anlaşılan, bu sabah erkenden çıkıp geldi. İnsan doktorunda biraz ciddiyet, karizma, bir nevi ben işimi bilirim havaları görmek istiyor, ama boşuna. Sanki iki küçük çocukmuşuz gibi üzerime atlayarak uyandırdı beni. Haliyle korktum. Panik içinde bağırarak uyandım. Doktor Güneş’i karşımda laubali bir biçimde gülerken gördüm. Ben hasta bir insanım doktor, ya korkudan çıldırsaydım ne yapacaktın, diye sordum, uykulu ve şaşkın. Doktor olmanın güzelliklerinden biridir bu, dedi. Hastaların neyi kaldırıp neyi kaldıramayacağını kestirebilirsin. Aferin doktor, dedim, otuzbeş yaşına gelmişsin, ama hastaya ve hastalığa saygı hak getire. Hadi kalk, kahvaltı edeceğiz, dedi. Konuşmak istediği meseleler varmış. Elbette doktor, hastalığımdan başka her şey ilgini çekiyor zaten, dedim. Konuşmak istediğim şeylerin hastalığınla ilgili olmadığını da nereden çıkardın, diye sordu. Çünkü senin işin gücün oyun doktor. İki gecedir sabahlara kadar bilgisayarın karşısında senin hastalığını çalıştım, merak etme, dedi. Hadi hayırlısı, dedim. Anneannemin geçen gün hazırladığı kahvaltıya hayran olmuş. Ayıp olur mu diye düşünmedim değil, ama kendimi tutamadım, dedi. Ayıp filan olmaz doktor, karnın iyice doysun ki, bir de onu düşünme, iyi çalış, dedim. Kahvaltı hazırlanırken anneanneme ve dedeme binbir türlü şirinlik yapan Doktor Güneş kahvaltı sırasında ağzını açıp tek kelime etmedi. Ben de bu arada uyku mahmurluğunu üzerimden atmış oldum. Sofradan kalktıktan sonra büyüklere saygılarımızı sunup benim odaya geçtik. Doktor Güneş keyfinden yerinde duramıyordu. Misafirlikte azmış çocuklar gibiydi. Bu neşeden benim payıma da bari iyi bir şeyler düşse diye düşündüm. Önce çalışmalarının sonuçlarını açıkladı:

-Gerçi bilmediğim şeyler değildi, ama internet üzerindeki çeşitli kaynaklardan kontrol etmek imkanı buldum. Evet, yanılmamışım.

-Yani?

-Yani, ne yalan söyleyeyim, bir ara kendimden kuşku duymuştum, acaba yanlış mı yapıyoruz diye.

-Doktorcuğum doğru olan nedir, bir zahmet, bana da açıklayabilir misin?

-Daha önce de söylediğim gibi beyin kökünde bir kilitlenme hadisesi vuku bulmuş. Doğal afetler ya da yangın esnasında gücü otomatik olarak kapatan sistemler vardır. Beynimizde de o tür bir mekanizma var. Yalnız beynin insan yapımı olan sistemlerden farkı tehlike geçtikten sonra kolayca eski haline getirilememesi.

-Buna mı seviniyoruz?

-Beyin kökünü eski haline getirmeye yardımcı olacak birtakım ekstra egzersizler öğrendim. Yine de, elbette, en önemli faktör zaman.

-Bekle ve bunal yani.

-Dişini biraz sıkacaksın tabii. Bilgisayardan anlar mısın?

-Az biraz.

-İşletim sisteminde bir arıza olduğunda güvenli modda açılır ya hani...

-“Safe mode”

-Sen de işte o konumdasın şu anda. Ama eski haline döneceksin, kendine güven.

-Başka bir mevzudan bahsedeceğini söylemiştin.

-Evet, bak, önemliydi o konu. Bireylerin tek tek hastalıklarına çok fazla önem vermiyorum. Her ne kadar işim o gibi görünse de. Örneğin sen başka toplumsal koşullar içinde yetişmiş olsaydın, kazadan benim yardımıma ihtiyaç duyacak kadar etkilenmeyecektin. Buna genel olarak ruh hastalığına yatkınlık diyoruz. Kalıtımın etkisini bu arada inkar etmek mümkün değilse de toplumsal değişimlerden kaynaklanan manevi boşluklar bizlerin işini çok zorlaştırıyor.

-Benim, evet, birtakım varoluşsal sıkıntılarım yok değil.

-Varolcuğum, sen eğer dindar bir insan olsaydın, çok daha kolay iyileşebilirdin.

-Önce sen dindar ol da Doktor Güneş, bana ondan sonra tavsiye edersin. Sanki bu insanın elindeymiş gibi...

-Mensubu olmaktan gurur duyduğum Türk aydınları II. Mahmut’tan bu yana dinden ziyade bilime güvenmişlerdir. Bilim denince ben, Amerika’da olduğu gibi, insanların sürekli psikologlara taşındığı bir toplumu anlamıyorum. Bu toplum kamusalcı bir yaklaşımla dinden bağımsız bir başka ahlak, alternatif bir değerler sistemi yaratabilmişti. Rüzgar soldan eserken senin benim gibi aydınlar, en azından manevi bakımdan, rahattılar. Kendimizi adayacağımız bir toplumumuz vardı.

-Ben sokaklarda kendimi adayabileceğim kimseyi göremiyorum. Güce tapan insan yığınlarından başka.

-Yirmi yıl içinde geniş insan kitlelerinin genetik bakımdan diğerkamlık yerine bencilliğe eğilimli hale gelmeleri mümkün değil.

-Öyleyse?

-Modernizmin insani yanı yara alınca insanlarımız çaresiz dine yöneldiler.

-Madem öyle, biz de dine yönelelim doktor.

-Yapamayız, biz yine bildiğimiz yoldan şaşmayacağız.

-Ben hele bir iyileşeyim de doktor, o işlerle ilgileniriz.

-Ben de o zaman gidip diğer hastalarımla ilgileneyim.

-Güle güle doktor. Yolun açık olsun.

 

Bugünlerde mevki makam sahibi adamlar gibi gelen gidenim eksik olmuyor. Sabahleyin dedem “Ziyaretçi bakımından bunca bereket dostlar başına olsun”, dedi. Bozulur gibi oldum biraz. Dedem derdimi anlayıp “Yanlış anlama evladım, şikayetçi değilim, bize de değişiklik oluyor, gelenlerle iki satır laf ediyoruz” diyerek tamamladı sözünü. Yanlış anlamıştım gerçekten, son zamanlarda olur olmaz şeylere haddinden fazla alınganlık gösteriyorum. Avukatım Samet Tokcan mesela ilerlemiş yaşına rağmen öyle laflar ediyor ki bazen, terslememek için kendimi zor tutuyorum. İçinde kötülük olan bir insan değil, biliyorum, ama elimde değil, yapı meselesi bir yerde. Bugün cinayet mevzusunu tartışırken incir çekirdeğini doldurmayacak bir ayrıntı yüzünden “Senin kafan bu işlere hiç basmıyormuş delikanlı”, deyiverdi. Kendimi tutamayıp “Neyse ki sizin aklınız ikimize de yetiyor”, dedim ben de. Dalga geçtiğimi anlamadı sanırım, boğazından taşıp gelen gürültülü bir “Estağfurullah” patlattı. Ortalarda olmayan üçüncü ortağa yoğunlaştık bugün. Cinayet işleriyle bu kadar derinlemesine meşgul olacağımı bilseydim zamanında Sherlock Holmes filmlerini daha dikkatli seyrederdim. Samet Tokcan kadar ciddiye almıyorum neyse ki. Yine de işin içine girince insan merak etmeye başlıyor. Yapacak daha iyi bir işim olmadığı da göz önüne alınırsa... Üçüncü ortağın ortalıkta görünmemesine takılmış Avukat Tokcan. Gerçi olaydan sonra polise ifade vermiş, ama olsun. Üç ortaktan biri ölüyor, diğeri zanlı durumunda, polislerle uğraşıyor, bu arada işler aynı hızla devam ediyor ve üçüncü ortak tam da kendisine ihtiyaç duyulduğu sırada sevgilisi Olga’yla birlikte Rusya’ya gidiyor. Neden? Stres atmak için mi?

-Bu üçüncü ortağın adı neymiş?

-Adamın adı Muhittin Yüksel. Kime sorduysam önce zayıflığından söz ediliyor. Ufak tefek, saf görünümlü, sessiz bir tipmiş. İşin asıl sermayesi buna aitmiş. Babadan zengin. Babası erken ölmüş, maktul Halil ve Öymen’le mahalle arkadaşı.

-Katil olabilir mi?

-Üç ortağın gençliklerini geçirdiklerini mahalleye dün yeniden gittim. Kahvede mahallelinin ağzını yokladım. Avukat olduğumu anladılar, lakin kendilerini önemli göstermek için herhalde, bildikleri ne varsa anlattılar.

-Ne biliyorlarmış?

-Muhittin Yüksel sevgilisi Olga’yla birlikte Rusya’ya uçmadan önce annesiyle birlikte o mahallede oturuyormuş. Muhittin denen çocuk karıncayı bile incitmeyen munis bir insanmış. Rahmetli babası da mahallede iyi bilinir ve öyle anılırmış. Baba erken ölünce akrabaları bu bizim saf Muhittin servetini nasıl idare edecek diye bayağı kaygılanmışlar. Mahallede arkadaşları Öymen ve Halil çok geçmeden duruma el koymuşlar. Mahalle efradı Muhittin’in annesini işin başında uyarmışlar. Öymen’le Halil uyanıktır, ortak olmasınlar, senin Muhittin’i yerler diye. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen yaramaz bir şey olmamış. Daha fazla malumat edinmek maksadıyla Muhittin’in annesinin kapısını çaldım, ama kapıyı açan olmadı.

-Peki ya maktul?

-Nasıl yani?

-Neden kimse maktulun yakınlarından söz etmiyor?

-Bildiğim kadarıyla Halil Yurtseven’in kimi kimsesi yok. Söyleyenlerin günahı başlarına olsun, başka bir şehirde gayrimeşru bir çocuğu olduğu ve çocuğun annesine sus payı olarak yüklü miktarlarda paralar gönderdiği konuşuluyor, ama bu bilgiyi doğrulatabilmiş değilim.

-İlginç. Çocuğun annesinin yakınları intikam almak için...

-Altın yumurtlayan tavuğu kesmenin ne faydası var.

-Amma çirkin mevzularmış bunlar.

-Hayatın içinde her türlü şey var evlat, ben yıllardır bu tür hadiselerin içindeyim, kafayı takmayacaksın, cerrahlar nasıl kesip biçerken hislerine hakim oluyorlarsa...

-Yılların tecrübesiyle tabii metin olabiliyorsunuz.

-Eh, kolay değil. Lakin elle tutulur bir neticeye varamadık.

-Olsun, o kadar işin arasında epey çaba gösterdiniz benim için.

-Eniştenin hatırına çiğ tavuk yerim ben. Seni de sevdim, mert bir delikanlısın, o da ayrı. Ben artık gidip işime gücüme bakayım. Bir gelişme olursa haber veririm. Şimdilik beklemekten başka bir çare görünmüyor.

-Sağlık olsun.

-Hadi eyvallah.

-Güle güle.

 

Bugün kitap okudum. Hem de neredeyse yarım saat. Melih Cevdet Anday’ın denemelerinden bir demet. Eskisi gibi okumaya başlayabilirsen bu zorunlu aylaklığı kendimi geliştirmek için  bir fırsata dönüştürebilirim. Okumak istediğim daha öyle çok kitap var ki bir insanın ömrü yeter mi bilmem. Hakkında yazmak istediğim konular da var bu arada. İş bulana kadar boş durmayıp yazayım diyorum. Ama şimdilik bunlar ham hayallerden ibaret. Yarım saat okumakla tarih yazılısına girilir belki, ama işte o kadar. Dersi dinlemişsen bir ihtimal geçer not alırsın. Bu arada kendimi dinlemeye devam ediyorum. Hayattan zevk alma klavuzu adında bir kitap yayınlansa da okuyup öğrensem diyorum. Durup dururken aklıma Sibel’le birlikte geçirdiğimiz gerilimli günlerin gelmesi hayra alamet değil. O nasıl bir aşk ya da husumetti ki ancak onüç gün dayanabilmiştik. Birbirimizi hırpalamaktan yorgun düşmüştük sonunda. Onüç günlük birlikteliğimizin sonunda maraton koşmuş atletler gibi sekiz kilo vermiştim. Sibel fazla kilolarını atıp fıstık gibi olmuştu. Ayrılırken göz çevresi çökük, omuzları düşük, saçı başı dağınık bir insandı Sibel. İki hafta sonra okulun kantininde karşılaştığımızda fark etmiştim fıstık gibi olduğunu. Gerçi eğlenmiştik. Festival zamanıydı. İkinci gün suareden başlayarak, gece yarısı matinesi de dahil olmak üzere, tüm matinelerdeki filmleri seyretmiştik. Beşinci, altıncı ve yedinci gecelerde sabahlara kadar süren bir içki hummasına kaptırmıştık kendimizi. İlk gün birbirimize ağza alınmayacak laflarla girişmiştik. Onuncu gün ve gece Sibel’in televizyondaki bir diziyi izleme ısrarı yüzünden inatlaşarak televizyon manyağı olmuştuk. Onbirinci gün sürekli laf dalaşıyla geçmişti. Pek çok sevişmiştik. Hıncımdan iki kere ağlamıştım.  Birlikte olduğumuz süre zarfında okula hiç gitmemiş, bütün üçüncü kişileri hayatımızdan çıkarmıştık. Sibel hatta muhabbetimizi bölüyor diye telefonun kablosunu koparmıştı. İki kere birlikte sigarayı bırakmaya karar vermiş, ikisinde de yarım saat geçmeden anlaşıp sigaraya yeniden başlamıştık. Lunaparka gitmiş, dönüşte münakaşamıza karışıyor diye taksiciyle kavga etmiştik. Sibel bana bazı dansları öğretmeye çalışmış, acemice hareketlerime kahkahalarla gülmüştü. Gençtik, keskin bıçak gibiydik. Kalabalık bir resim sergisinde hoşlandığımız küçük bir resme daha uygun bir açıdan bakabilmek için yer tutmaya çalışırken tanışmıştık. Sibel tanışıklığımızın üzerinden daha on dakika geçmeden elini efeler gibi omzuma atmıştı. Boyunun benden uzun olması sinirime dokunmuştu. Ayrıldıktan sonra arkadaşlarımdan ihmalkarlığıma ilişkin şiddetli fırçalar yemiştim. Çok gençtik, duygulu ve hassastık, evet, keskin bıçaklar gibiydik. Peki şimdi ben bunları neden yazdım ki? Hafızanın bahçeleri de günlük yaşama dahildir diye mi? Aklıma gelen her ne ise onu yazdım. Sırtım ağrıyor gibilerinden. Bir de bileğim, bugün galiba yürüyüş işini biraz abarttım. Sibel’le aramızda tartışma konusu olan şeylerden Doktor Güneş’e ayrıntılarıyla bahsedeyim de nasıl bir adamla karşı karşıya olduğunu anlasın.

 

Teskereyi aldıktan sonra İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş ve bunu anneme söylemiştim. Annem ben buradayken bir de başka şehre yerleşmeyi mi düşünecektin diyerek beni azarlamıştı. Annemin babama ilişkin hüznü öfkeye dönüşmüştü o sıralarda. Mesele babamın annemi aramayışıydı. Gerçi boşanma işlemleri tamamlandıktan sonra annem babama kendisini bir daha aramamasını söylemişti, ama yine de üzülüyordu. Seni dinlemeyip de telefonunu ısrarla çaldırmış olsa onu affedecek miydin sanki diye sormuştum anneme. Yanıtı hayırdı, babamı ölene dek affetmeyecekti, yine de eski günlerin hatırına şansını biraz daha zorlasa ne olurdu yani? Boşandınız, unut artık diyordum, ama dinletemiyordum. Dedemlerin evine sığamayacağımızı düşündüğümüzden annemle birlikte Kadıköy’de başka bir eve çıkmıştık. Annem yine de günlerinin çoğunu dedemlerin evinde geçiriyordu. Ben medyada söz sahibi olmak istediği için ardı ardına yeni yayınlar çıkaran yeni yetme bir zenginin gazetelerinin birinde muhabir olarak işe başlamıştım. Çalıştığım gazete halkın sesi ve garibanın en birinci yoldaşı olma iddiasındaydı. Kültür düzeyi görece daha düşük bir kesime hitap ettiği için gazetemizin entelektüel içeriğine pek önem verilmiyordu. Benim de başlangıç için çok kaliteli işler yapmak gibi bir kaygım yoktu. Öncelikle işin teknik yanını öğrenmem gerekiyordu. Bereket patronumuz medyadaki gücünü kısa vadeli çıkar hesapları için kullanmak niyetinde değildi. Kişisel karalamalardan ve bariz çarpıtmalardan özellikle kaçınılıyordu. Amaç orta vadede medyada marka olmuş, güvenilir yayın organları yaratmaktı. “Yukarıdan” gelen bu tür bilgileri yaşadığım deneyimler de doğruluyordu. Ama elbette işin içinde halka hitap etme ve gazetemizi geniş kitlelere sevdirme kaygısı olunca yaptığımız iş gazetecilikten epeyce uzaklaşıyordu. Bunlar gerçi “yukarının işleri”ydi. Bize düşen talimatları uygulamak oluyordu. İş görüşmesi sırasında iletişim fakültesi mezunu olmadığımı, ama işi bir an önce öğrenmeye can attığımı söyleyince beni “Gazetecilik en iyi spor servisinde öğrenilir” gibi garip bir gerekçeyle spor servisine vermişlerdi. Elbette acemiler işe futbolla başlayamazlardı.  Mahallede ve okulun bahçesinde oynamışlığımı ileri sürüp basketbolü istemiştim, sanıyorum o zamanlar basketbol şimdikine kıyasla çok daha kıyıda köşede kalmış bir konu olduğu için razı olmuşlardı. Basketbol ve “diğer” sporlara bakan Gökhan Abi melankolik bir büyüğümüzdü. O kadar ki, Efes Pilsen Koraç Kupası’nı aldığında, sağ yumruğunu havaya kaldırıp hafifçe salladıktan hemen sonra, maç için almış olduğumuz kuruyemişlerin bayat olduğundan yakınabilmişti.

 

Yıllar sonra yeniden aynı evde yaşıyor olmak annemle ilişkimizi son derece olumsuz bir biçimde etkilemişti. Çünkü benim ev işlerine pek itibar etmeyen annem zaman içinde bir temizlik ve düzen kumkuması olup çıkmıştı. Ben de aksi gibi bir kez bağımsızlığın tadını almıştım. Ankara’daki öğrenci evimizde son derece doğal karşılanan pek çok hareket annem tarafından bir tür meydan okuma ya da sinir bozucu bir inatlaşma olarak algılanabiliyordu. Bazen annem basit bir hareketime o kadar sinirlenebiliyordu ki Amerika’daki ablamı arayıp bize hakemlik yapmasını istiyordu. Başka anneler gibi beni evlendirmek değil de en azından bana bir sevgili bulmak gibi tuhaf bir derdi de oluşmuştu annemin. Benimle uğraşmamasını, bana odaklanmamasını, kendi hayatını yaşamasını, olur olmaz yere kendisini üzmemesini söylüyordum, ama nafile, hiçbir yararı olmuyordu. Benim annem anlaşılan yaşı bir parça ilerleyince tam bir Türk annesi olmuştu. Tam o sıralarda ben işime tipik bir Türk genci gibi değil de, çok çalışkan bir milletin evladı gibi sarılıyordum. İşimi o kadar çok ciddiye alıyordum ki gazetedeki arkadaşların alay konusu olmuştum. Evet, biraz abartıyordum. Ben önüme gelen her işe atlayıp üzerindeki sorumlulukları teker teker üzerime aldıkça Gökhan Abi’nin bunalımı derinleşiyordu. Liseler arası bir atletizm müsabakasında kırılan rekoru -bize de yanlış intikal ettiği için- yanlış vermemiz nedeniyle dünya başıma yıkılmış gibi olmuştu. Gökhan Abi “O yeni rekor ileride bir gün başka bir genç atlet tarafından egale edilmeyecek mi sanki, bunda bunca üzülecek ne var anlamıyorum”, demişti beni teselli etmek için. Oysa fikrimce eski rekorları yaklaşık olarak bilen bir muhabir yanlışı kolayca tespit edebilirdi. İşe onca düşmüş olmamda sanıyorum özel hayatımın çoraklığı da önemli bir rol oynuyordu. İşyerinde zaman zaman bana belli belirsiz flört sinyalleri gönderen kızlar oluyordu, ama bunlarla ilgilenmiyordum. Bizim kuşak büyük aşk söylenceleriyle büyümüştü, yolumun kesiştiği kızlar fikrimce maddi ve dünyevi meselelere gereğinden fazla kıymet veriyorlardı. Globalleşen yeni dünya ve gemisini yürüten kaptandır masallarına insanlar kapılıp gitmişlerdi. Çevremde önceki kuşaklardan devraldığımız hayallere prim veren yoktu. Bir de buna benim düşünsel olarak bir an önce palazlanma hırsım ve huysuzluklarım eklenince yalnızlığım iyice derinleşmişti. İnatla eski şarkıları dinliyor, klasik filozofları okuyordum. Yüreğimde aşkın bir gücün kıpırtılarını hissettiğim için her şeye rağmen umutla doluydum, değerlerimden taviz vermeye niyetim yoktu. Medya çevresindeki insan ilişkilerinde kaotik bir liberalleşme süreci işliyordu. Dar ahlaki kalıpların kırılması bakımından olup biteni olumlu karşılıyor, ancak tanık olduğum bazı sığlıkları, küçük hesapları, kişisel çıkarların ne pahasına olursa korumasını hazmedemiyordum. İstanbul’un acayipliklerini keşfettikçe Ankara’daki  naif insan ilişkilerini, candan arkadaşlıkları mumla arıyordum. Velhasıl enerjiyle doluydum, akacak mecra arıyordum.

 

Avukatım Samet Tokcan bugün aradığında oldukça efkarlıydı. Eşi yüzünden yeniden içkiye başlamış. Önceki gece eşi rakıyı biraz fazla kaçırıp oklavayla üzerine yürüyünce kızılca kıyamet kopmuş. Çünkü avukatım nicedir alttan alıyormuş. Sabretmek bir yere kadarmış. Bir erkeğin gururu çocuklarının gözü önünde bu kadar da ayaklar altına alınmazmış. Çünkü sesini çıkarmasa yarın bir gün çocukları hangi nasihatını dinler, onu baba diye nasıl sayarlarmış. Avukatım Tokcan içkiyi bıraktıktan sonra ilk kez karısına cevap vermiş. Kadın başınla başımıza eşkıya mı kesildin, demiş. Eşi bu sözü onmaz bir aşağılama olarak ele alıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış. Eşi bağırırken büfenin camları zangır zangır titriyormuş. Çocuklar içlerini çekerek ağlamaya başlamışlar. Samet Bey panik halinde ne yapacağını düşünürken komşular telaşlanıp kapıya dayanmışlar. Samet Bey’in hanımı elinde rakı bardağıyla komşuları kovmuş. Avukatım çocukları alarak odalarına götürmüş, annelerinin şerrine karşı kapıyı içerden kilitleyerek beklemelerini söylemiş onlara. Samet Bey onbir yıllık evlilik hayatında Fahriye Hanım’ın böylesi rezilce bir hareketine ilk kez tanık oluyormuş. Keza uzun yıllar bekar yaşamış bir kişi olarak hanımının kıymetini her zaman bilmişmiş. Fahriye Hanım biraz daha bağırdıktan sonra oturup ağlamaya başlamış. Durup durup “Beni bu merete sen alıştırdın, sonra da sofrada yalnız bıraktın” diye söyleniyormuş. Eşi öylesine içten bir ağlama tutturmuş ki biraz önceki muazzam öfkesine rağmen Samet Bey mutfağa yönelmiş. Kendisine dolaptan bir rakı bardağı seçip salona dönmüş. Buzunu, suyla rakının balansını, mezesini filan düşünmeden kendine bir bardak rakı doldurmuş. Fahriye Hanım’ın yanına gelip “Şerefine hanım” diyerek bardağını onunkiyle tokuşturmuş. Fahriye Hanım’ın yüzüne o dakikada sıcak bir gülümseme yayılmış. Sonra o gülümseme yüzünde donmuş bir halde Fahriye Hanım sızıp kalmış. Samet Bey eşini sırtlayıp yatağa taşımış. Çocukların kilidini açıp annelerini yola getirdiğini, hemen yatıp uyurlarsa ertesi gün güler yüzlü bir anneyle karşılaşacaklarını  söylemiş. Kendisi ise uyuyamayıp balkona çıkmış. Rakı mezesiz gitmiyor diye, mutfağa gidip kendine kavun ve beyaz peynir ayarlamış. Balkon serinmiş, edepli bir rüzgar esiyormuş. Çıkarıp huzur içinde bir de sigara yakmış. İster istemez aklına bizim vaka düşmüş. Belki de, diye düşünmüş, ben bu vakayı rakıyı bıraktığım için çözemiyorum. Sözün burasında araya girip üniversite zamanımda rakı içerek çalıştığım bir vizeden kırkiki aldığımı söyledim. Anlamadı, kırkiki iyi not muydu, diye sordu. O kadar az çalışmaya yine de iyiydi, dedim. Üzerimdeki giysileri soyanla maktulun cüzdanını çalanın aynı kişi olup olmadığını düşünmüş. Bu soru daha önce nasıl aklıma gelmedi diye kendisine hayret etmiş. Rakısından küçük bir fırt alıp düşünmeye devam etmiş. Bir kere katille maktulun cüzdanını çalan aynı kişiydi diye akıl yürütmüş. Bu kişi peki neden bir başka kazazedenin giysilerini soymakla uğraşsın diye sormuş kendisine. Rüzgar şiddetlenmiş bu arada, tüyleri diken diken olmuş. Belki senin cüzdanın ve giysilerinle kılık ve kimlik değiştirdi, dedi bir çocuk safiyetiyle. Olabilir, ama neden, diye sordum. Bunlar galiba telefonda konuşulacak şeyler değil, dedi iyice ciddileşerek. Zaten benim de kulağım ağrımıştı. Sonra yine konuşuruz dedim. Az kaldı işi çözmeme, merak etme, dedi. Size güveniyorum, dedim. Sağ ol, bu arada sen nasılsın, sağlığında bir gelişme oldu mu, diye sordu. “Hafızamda mı?” diye sordum. Ben onu kastetmemiştim, ama olanların küçük bir parçasını hatırlamış olsan bile işi şak diye çözerdik, dedi. Moralim bugünlerde daha iyi, hatırlamaya gayret ediyorum, dedim. Önce sağlık, dedi, bir kadın programı sunucusu edasıyla. Doğru, sağlık iyi olunca diğer işler daha kolay çözülür, dedim. Veda sözleri sarf edip telefonu kapattık.

 

Kül rengi çimlerle kaplı geniş bir düzlükte sırt üstü yatıyordum. Yukarıda irili ufaklı binlerce yıldız vardı. Tepedeki yıldızların donuk ışığında çimler keskin birer ustura gibi parlıyordu. Gökyüzünde sanki kuyruklu yıldızlar geçidi vardı. Başka bir gezegende gibiydim. Bedbaht. Öylesine garip, çaresiz. Benden başka hiç kimsenin olmadığı soluk bir dünyadaydım. Yüreğim üzüntüden pişkin bir yumurtanın sarısı gibi kaskatı olmuştu. Demek ki kimliği belirsiz yetkililer tarafından başka bir aleme püskürtülmüştüm. Demek ki yıldızların altında yalnızlık çekmeye mahkum olmuştum. Kül rengi çimler keskin dişler gibi sadece parıldıyorlardı. Yattığım yerde aptallar gibi küfrediyordum. Yıldızlara. Lanetler okuyordum. Yıldızlar bir kumaştan dökülen simler gibi ufkun dört bir yanına düşmeye başladılar. Sanki tepeme kubbe biçiminde kara bir kumaş gerilmişti de... Önce iri yıldızlar döküldüler, sonra daha ince, kum gibi olanlar. Un gibi incecik olanların düşüşleri de tamamlandığında her yan katran karası bir karanlıkla kaplandı. Gözlerimin içinde ışığın noktası bile kalmadı. Ne kulağıma gelen bir ses vardı, ne de burnuma ulaşan bir koku. Ölmüş olabilirim diye düşünüyor, ama buna nedense üzülmüyordum. Neden sonra etrafım soluk sarı bir ışıkla doldu. Az ileride kara bir arabanın siluetini fark ettim. Hiç rüzgar esmiyordu, çaresizdim. Kara arabanın arka kapısının yavaşça açıldığını gördüm. İçeriden kimin çıkacağını merak ediyordum. Normal bir adamın yarısı kadar bir adam arabadan inip çevreye bakındı, neyse ki beni fark etmedi. Bu arada araba şişip büyüdü, arka kapıdan çıkan ve ön kapıyı açmaya çalışan adam kapının koluna güçlükle yetişebildi. Araba şişerek kara bir jipe dönüşmüştü, kalbim hızla çarpıyordu. Uyanmamalıyım, biraz daha dayanmalıyım, diye düşündüm. Adamı gözlerimle kıskıvrak yakalayacaktım. Birisi gözlerimin önünde başka birisini öldürecekti, ayağa kalkabilsem belki cinayeti önlerdim. Öyle güçsüzdüm ki kolumu kaldıracak halim yoktu. Belki başkaları önleyebilir diye çevreme bakındım. Sağ tarafımda uzayıp giden metal bir bariyer vardı. Solumda kesik çizgilerle bölünmüş geniş yol. Soluk sarı ışığın gerideki yüksek elektrik direğinden yayıldığını fark ettim. Küçük adam jipin ön kapısını açıp başını içeriye sokmuştu. Sağ tarafımda topallayarak bana yaklaşan iki küçük adam gördüm. Küçük adamlara çok kızdım, çünkü bariyerlere birkaç adım kala kendilerini yere atıp saklanmışlardı. Normal bir adamın yarısı kadar olan adam jipin önünden dolaşarak şoförün olduğu tarafa geçti. Kapıyı açıp içersini kurcaladı. Ben hâlâ öylesine yalnızdım ki öfkemi bile kaybetmiştim. Keşke hemen uyanabilseydim. Çünkü biraz sonra tepemde havai fişekler patlamaya başladı. Kırmızı ve mavi renkli fişekler gökyüzünde dönerek patlıyorlardı. Ard arda bir sürü patlama sesi duydum. Sonra da ayak sesleri, gözlerimi kapamıştım, dayanılacak gibi bir şey değildi yaşamak. Zaman zaman sol yanımdan vınlayarak güçlü rüzgarlar esiyordu. Durduğum yerde terlemiştim, birileri kollarımı, bacaklarımı çekiştiriyor, yaralı bedenimi sarsıp rahatsız ediyordu. Üzerimde eller var gibiydi, havai fişeklerin patlama sesleri kulaklarımda yankılandığı için gözlerimi açmaya korkuyordum. Üşümüş, korkudan dertop olmuş bir halde uyandım. Gözlerimde sahici yaşlar vardı. Korkmuş bir tavşanın bakışlarıyla çevremi süzdüm. Çevremde dönen eşyalara önce bir anlam veremedim, sonra odamda olduğumu anlayınca bir parça ferahladım. Kitaplığımın ve masamın dönüşü yavaşladı, kötü bir rüya gördüğümü anladım. Mutsuzluk patlak davullara benzeyen hazin bir şeydi. Uykudan kahrolarak uyanmak. İyiye işaret değildi. İçimden yataktan çıkmak gelmiyordu. Kendimi Türk hekimlerine emanet etmekle hiç iyi yapmamıştım. Başımı yastığın altına gömüp kabuslarıma meydan okurcasına yeniden uykuya daldım.

 

Gördüğüm kötü rüyanın etkisiyle olsa gerek, öğleden sonra saat üçe kadar uyumuşum. Yataktan kalktığımda beynim şişmiş gibiydi. “Kalk yavrum, arkadaşın geldi”. Kimmiş ki benim arkadaşım? İlk anda algılayamadım. Meğer Gizem gelmiş, salonda dedemde birlikte oturuyormuş. Üzerime bir tişört, bacağıma bir pantolon geçirip salona geçtim. Gizem dedemle televizyondaki kadın programının erkek sunucusu hakkında konuşuyordu. “Hoş geldin Gizem” dedim. Gizem o anda bana aileden biri gibi gözüktü. Sanki evime gelip gitmesi en birinci göreviymiş gibi. Başını kaldırıp gülümseyerek “Günaydın”, dedi. “Uykuyu fazla kaçırmışım” gibi anlamsız bir açıklama yapmak ihtiyacı hissettim. Gizem benimle ilgilenmek yerine anneanneme ağzına tek parça halinde attığı kekin tarifini sordu. Anneannem mutfaktan buruşuk bir kağıt parçası getirip “Çok kolay” diyerek Gizem’e verdi. “Size lazım olmaz mı bu tarif?” diye sordu Gizem. “Ben öğrendim artık”, dedi anneannem. Dedem damağını şakırdatarak çayından büyük bir yudum aldı. Üzerine kocaman bir parça kek. Herkesin keyfi yerindeydi. “Ben de kek isterim”, dedim. Anneannem önce kahvaltımı yapmam gerektiğini söyledi. “Neredeyse akşam oldu, ben kek istiyorum”, diyerek karşı çıktım. Gizem bana baktı. Utanıp gözümü kaçırdım. “Sana bir hediye getirdim”, dedi Gizem. Bir hediye. Sevindim. Beklenmedik bir coşkuya kaptırdım kendimi. “Çıkıp dolaşalım mı biraz?”, diye sordum. “Sen dışarı mı çıkıyorsun” dedi Gizem. “Artık çıkıp dolaşıyor” dedi anneannem sevinerek. Gizem hediyeyi hemen vermek niyetindeydi, ama ben hediyeyi de yanımızda götürelim, dışarıda verirsin deyince sesini çıkarmadı. Bayramlık yeni giysilerine sevinen çocuklar gibiydim. Hediyem koltuğumun altındaydı, sol yanımda Gizem vardı, dışarıdaydık, kollarımızı serbestçe sallayarak yürüyorduk. Gizem zaten mutluluğu hiç garipsemiyordu. Onun için mutluluk normal bir ruh haliydi. Benimse içimde sinsi korkular ve küçük hesaplar yerlerini korumak için mücadele ediyorlardı. Benim içim mutluluğa alışık bir mekan değildi, hele kazadan sonra duvarlarım iyice küf bağlamıştı. Kadıköy sahilindeki hasır iskemleli çayhanede güçlükle yer bulup oturduk. Uğultulu vapur düdükleri, motorcuların ellerindeki koca megafonlarla müşteri çağırmaları, cırtlak sesiyle kucağındaki gazeteleri satmaya çalışan çocuk, iskeleye yanaşan vapurun tepesinde uçuşan martılar, midye satan adamın kırmızı biyeli önlüğü, az ötedeki tezgahın simitlerinden yayılan susam kokusu, denizden yükselen iyot kokusu ve hatta geciken çaylar bile Gizem’e mutluluk verebiliyordu. Oysa yüreğimdeki kördüğümle ben karşısındaki sandalyede kıvranıp duruyordum. Gizem arabalardan ve hayattan korktuğumu anlamamalıydı. Evden çıkarkenki sevincimin uçup gittiğini. Güçsüz ve sıradan bir adam olarak hesap üstüne hesap yaptığımı. Belkemiğimdeki çöküntü Gizem’i ilgilendirmezdi. İçimden yüzüne karşı defolup kendi yoluna gitmesini haykırmak geliyordu. Kırılmayacağını bilsem. Bir başkasının duygularını önemseyecek durumda değildim aslında. Beni yalnız bırakmasını söyleyemiyordum, çünkü öyle şeylerin nasıl ifade edileceğini... Bir insana  kabahatinin yekpare bir ruha sahip olmak olduğu nasıl söylenirdi? İkindi güneşine uzun ve seyrek kirpiklerinin arasından memnuniyetle bakan bir insana benim o anda söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Beni anlayamazdı. Benim geçtiğim yollardan geçmemiş, hayatında hiç ezilip un gibi dağılmaktan korkmamıştı. “Ne oldu Varol, hiç konuşmuyorsun”. Verecek mantıklı bir karşılığım yoktu. Başımı öne eğdim. Derin bir nefes aldım, düşündüm, bütün cesaretimi toplayıp yüzüne baktım ve dedim ki: “Gizem seni kırmak istemiyorum, sen çünkü iyi bir insana benziyorsun”. “Nasıl yani?”, diye sordu şaşırarak. Ne diyeceğimi bilemiyordum, kendimi zorlayarak “Hediyemi açalım istersen” diyebildim. Gizem ses tonumdan galiba içimde birşeylerin ters gittiğini anladı. “İstersen gidebiliriz” dedi. “Böyle olacağını tahmin edemedim, seninle ilgisi yok, kusura bakma”, dedim. “Önemli değil”, dedi duraksayarak. Galiba bana neler olduğunu sorgulamakla sorgulamamak arasında kararsız kalmıştı. Sonra üzerime gelmesinin bir faydası olmayacağını sezmiş olmalı ki gülümseyerek “Kalk, hadi gidelim”, dedi. Kalktık. “Ben şuradan Bostancı minibüslerine bineceğim” dedi ilerideki durağı göstererek. Güçlükle “Görüşürüz” diyebildim sadece. Koltuğumun altındaki pakete sıkı sıkı sarılarak ona arkamı döndüm. Ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Galiba ben iflah olmayacağım.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!



<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->