MOR BULUTLAR ALTINDA


Teftika Roman. Daha önce yayınlanan bölümlere "Arşiv" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım

Mor Bulutlar Altında - 15. Bölüm

Tarih: 23:24 23/12/2007

Her ne kadar doktor-hasta ilişkisi zaman içinde arkadaşlığa dönüşmüş olsa da, Doktor Güneş’le aramızda hâlâ belirli bir mesafe var. Yoksa ani bir atılışla sağ dizimi apış arasına geçirip onu yerlerde kıvrandırmayı bilirdim. Öyle çok sinirlenmiştim ki hislerimi sözlere dilediğim gibi dökemedim. Bolca kekeledim. “Bu denli yoğun bir biçimde öfkelenmiş olman iyiye işaret”, dedi her zamanki bilgiçliğiyle. Masanın üzerindeki cam küllüğü kapıp kafasına geçirmem gerekirdi, ama odadaki varlığı içimde esenlik dolu bir hacmin doğmasına yol açmıştı. Bütün sorumsuzluğuna rağmen nasıl oluyorsa insana güven verebiliyordu. Sanıyorum bunun aldığı eğitimle bir ilgisi yoktu. “Nerelerdesin doktor?”, diye sordum öfkemi kontrol etmeye çalışarak, “Beni öldürmeye mi çalışıyorsun?”. Yüzüme dikkatlice baktı, düşündü, “Galiba seni bu aralar çok ihmal ettim”, dedi. “Evet”, dedim açık yüreklilikle, “İntihar etmeyi bile düşündüm bir ara”. İlaçlarımı düzenli bir biçimde alıp almadığımı sordu. Birkaç kez aksattığımı söyledim. “Sen de haklısın” dedi. Demek durumdan kendisine de bir haklılık payı çıkarıyordu.

“Annemle televizyondaki dizilerden biri yüzünden kavga ettik. Hani şu aile içi ilişkileri bol duygu sosuyla süsleyerek anlatanlar var ya, elimde olmadan onlardan birisini eleştirdim. Meğer annem ne çok seviyormuş dizisini. Son zamanlarda burnum çok büyümüş benim, hayatım boyunca uğraşsam beğenmediğim o dizinin tek sahnesini bile yazamazmışım. Yazamam tabii, nasıl o kadar kurnaz olabilirim, zeminsiz duygu salvolarıyla ev hanımlarına gaza getirmeyi beceremem ki ben, dedim. Ev hanımı nitelemesine fena halde takıldı. Zamanında beni doğurmak için tiyatroyu bırakmış annem, daha sonra sahnelere dönememiş, okuyan eden kadındır, hastalarla birlikte çıkardığımız dergideki yazılarımın yapay ve özentili olduğunu ileri sürdü. Babam ortamı yumuşatmaya çalıştı, ama annem bir kez çileden çıkmıştı. Beni nerelerden vuracağını iyi biliyordu. Yazılarımdan birini eline alıp satır satır okuyarak dalga geçmeye başladı. Ben de annem sanki bir edebiyat eleştirmeniymiş gibi söylediklerini gereğinden fazla ciddiye aldım galiba. Beyni televizyon tarafından uyuşturulduğu için eskiden öğrendiği birkaç kelamı da birbirine karıştırmaya başladığını söyledim. Tam doktorluğuma da dokundurmaya başlamıştı ki kapıyı vurup çıktım. Sokakta nereye gittiğimin farkında olmaksızın yürürken ben acaba başka bir annenin çocuğu muyum diye ciddiyetle düşündüm. Çünkü bir annenin çocuğuna böylesine tuhaf bir biçimde yüklendiğini hiç duymamıştım. Evet, zaten anneme hiç benzemiyordum, kafamı dağıtmak umuduyla aşık olduğum için kendime kızdığım kızı aradım. Hatırını sorup bir süre havadan sudan konuştuktan sonra müsaitsen buluşalım mı diye sordum. Ben senin neyinle buluşayım deyip telefonu yüzüme kapattı. Doktor Harun Güneş öyle bir kıza gönül vermiş ki, incelik, nezaket ve özen hak getire. Birdenbire dünya başıma yıkılmış gibi olmuştu. Zihnimi toparlamak için bir tatile şiddetle ihtiyacım olduğunu hissettim. Hastaneden izin aldım, cep telefonumu kapatıp çekmeceme attım, evdekilerin dışarıda olduğu bir sırada bavulumu toplayıp bir taksiye bindim ve Abant’a giden otobüslerden birine atladım.  Abant’ta boş bir otelin sevimsiz bir odasında kendimle başbaşa birkaç gün geçirdim. Kendimi dinleyip bana neler olduğunu öğrenecektim. İçimde meğerse kayda değer hiçbir şey yokmuş. İçim kalaylı bakır bir kazan bomboşmuş. Can sıkıntısından son gece otelin resepsiyonistiyle sohbet etmeye çalıştım. Adam kayınpederini öldürmeyi planlıyormuş, bana bunun nedenlerini bütün açıklığı ve tüm gerekli ve gereksiz ayrıntılarıyla birlikte anlattı. Kayınpeder şu anda hâlâ yaşıyorsa yaşamının geri kalanını bana borçludur, onun için yoğunlaştırılmış bir seansta elimden geleni yaptım, damadına kullanması için yatıştırıcı haplar verdim, bu arada öldürmesini önlemek için kayınpederini dövüp hıncını almasını söyledim. Resepsiyonist yardımlarıma karşılık olarak benden ücret almadı, İstanbul’a dün gece geç saatte döndüm. Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı bile etmeden ilk iş olarak sana geldim”

-Anneanneme söyleyeyim de kahvaltıyı hazırlasın.

-Biz önce işimize bakalım.

-Elbette, dertlerimi enine boyuna konuşmadan kahvaltıya oturmayacağız zaten.

-Dinliyorum.

-En ufak bir iyileşme belirtisi göstermiyorum doktor.

-Onu sen anlayamazsın, doktorun olarak ben takdir ederim.

-Yapma doktor, beni çocuk yerine koyma.

-İtiraf etmeliyim ki iyileşmen başlangıçta düşündüğümden uzun sürecek. En önemlisi yapısal sorunlardır ki beyninde hasar olmadığını biliyoruz.

-Evet, evet, tabii.

-İkinci derecede önemli olan ruhsal rahatsızlığın süreklilik arz edip etmediğidir. Doğuştan gelen, genlerle ilgili olan ya da küçük yaşlarda yaşanan sürekli düş kırıklarıyla oluşan rahatsızlıkların iyileşmesi çok zordur, ki sende böyle bir durum da yok.

-Bende öteden beri bir parça huzursuzluk vardır.

-Huzursuzluk insan olmanın doğal sonucudur. Bilincin her türlüsü içsel çelişki ve dolayısıyla huzursuzluk yaratır.

-O zaman...

-Kaza sırasında varoluşunun kırılganlığıyla yüzleştin. Bir başka deyişle ölümün soğuk yüzüyle karşılaştın. Korktun, üşüdün, başa çıkamayabileceğini hissettin, beynin bir savunma mekanizması olarak duygularını kilitledi, yüreğindeki kilit daha kısa bir sürede açılabilirdi, ama açılmadı, demek ki daha çok zamana ihtiyacın var. Sakin olmaya, benliğinin güçlerini bir şeyler için seferber etmeye, sevmeye, çalışmaya ihtiyacın var

-Ama doktor beni bunlardan alıkoyan bizatihi hastalığımın kendisi değil mi?

-İlaçların dozajını artıracağım, iş aramaya, insanların arasına karışmak için kendini biraz daha fazla zorlamaya başlamanın vakti geldi.

-Bunlar sağlıklı bir insanı bile duygusal bakımdan perişan edebilecek etkinlikler.

-Varolcuğum, itiraz istemem, bana güven, yarından tezi yok, işe girişiyorsun.

-Sevgili Güneşim Doktor. O çok bilmiş tavırların beni fena halde öfkelendiriyor. Elimden bir kaza çıkması ihtimal dahilindedir. Medeni bir insan olarak seni uyarmayı bir borç biliyorum.

-Hastalarımdan korkmak gibi bir adetim yoktur, gerektiği hallerde dayakla tedavi yolunu uygulamaktan da kaçınmam, hatta bu yüzden birkaç kez meslekten ihraç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımı belirtmeliyim.

-Ulu bir insansın doktor, mesleğini ele alış biçimine saygı duyuyorum, güzel bir kahvaltıyı hak ettin.

-Anlaştık galiba, bundan sonra daha sık geleceğim.

-Kahvaltı etmeyecek miyiz doktor?

-Evet, kahvaltı, tabii ki edeceğiz, kurt gibi acıktım.

 

Sabahleyin doktorla konuşurken nasıl da havaya girivermiştim. Elbette, çok kolay olacaktı, ilaçların dozu artırılacak ve hemen işe girişilecekti. Konuşurken olabilirmiş gibi gelmişti. Şimdi oturup sakin kafayla düşününce evden dışarı çıkmak fikri bile başlı başına bir güçlük olarak beliriyor. Tabii burada asıl sorun sağlıklı düşünememek. Durumumu çok iyi bildiğim halde kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum. İyileşmemin imkansızlığını ve iyileşecek olsam bile yaşamaya tutunmak için mantıklı bir nedenim olup olmadığını. Düşünmek. İstemiyorum. Zamanımızın ruhu zaten yüreğime uymuyor. Şarkılarını beğenmediğim bir zamanın içinde ağır ağır yaşlanıp ölmek için neden onca çaba sarf edeyim? Coşkularına ortak olamadığım insanlarla, zihniyetine ters düştüğüm bir toplumun içinde ne yapacağımı bilemiyorum. İster istemez oturduğum yerde felsefe yapmaya başlıyorum. Para kazanmak için mi, başarı için mi, sığ bir yaşantıyı geniş zamanlara yaymak için mi yaşayacağım? Yakın gelecekte kesinlikle tatmin olamayacağımı bilerek, her gün kahrolarak. Yaşamak güç. Halının altına süpürülmüş zevklerin, ayaklar altına alınıp çiğnenmiş inançların, kimseyle paylaşılamayan coşkuların sahibi olan bir insan olmak için. Neden çaba göstereyim? Annem ölmüşken, babam adını bilmediğim ülkelerde kaybolmuşken, işsizken, yaşayan bir ölüye dönüşmüşken, kendime olan güvenimi, yüreğimdeki muhabbeti yitirmişken. Bir bataklık yaratığı gibi hayatta kalmak için sürekli ilerlemek durumundayım. Ruhumu kurtarmak için eylemlerimi artırarak sürdürmek... Ne çare ki iradem kaza sırasında ağır bir darbe aldı. İyileşebilmek için soluklanmak, esenliğe kavuşmak için iyileşmek durumundayım. Çaresiz sınırlarımı zorlamayı deneyeceğim. Gücümün sınırlarımı genişletmek durumundayım. Kuşatma altında yaşamanın güçlükleriyle tanışıyorum. Zorunluluklarla kuşatılmış dar bir çerçeveye sıkıştım. Sokağa çıkmak ve mücadele etmek. Çaresiz koşacağım. Zorunluluk sözcüğünü bir kez daha kullanmak istemiyorum. Yakınmaktan sıkıldım. Başka yolu yok, koşacağım. Güç olduğunu bilerek, eski alışkanlıklarımdan vazgeçerek, sabırla. Kendimi yenmem gerekecek, geçmişimi, korkularımı bir kenara bırakmak. Gereklilikten söz etmek yersiz hale gelmeli. Gereğini yapacağım. Kaza sırasında öfkemi kaybetmiş olsam da, hüznüme sımsıkı sarılmalıyım. Ben bir bataklık yaratığıyım. Varoluşumdan kaçmak lüksüne sahip değilim. Ruhum ne yaparsam yapayım değişmeyecek. Yarından tezi yok gereken her ise onu yapacağım. 

 

Sabah Moda sahiline inip koşmak istediğimi söylediğimde anneannem çok şaşırdı. Haklı olarak telaşlanıp “Ben bu yaşımda senin hızına yetişemem ki evladım” dedi. Yalnız başıma çıkacağımı öğrendiğinde şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çaresiz “İlaçların dozu artınca çok daha iyi oldum” gibilerinden bir yalan uydurmak zorunda kaldım. Anneannemin yalanımı ciddiye alıp müjdeyi vermek için dedemin yanına koşacağını nereden bilebilirdim. Dedem koltuğundan kalkıp geldi, “Tansiyonum yüksek olmasa ben de senle gelirdim”, dedi. Utançtan yüzümün kızardığını hissettim. Ama sonra, odamda yalnız kalınca, madem ki böylesine kuyruklu bir yalan uydurmuş bulundum, en iyisi kendimi de inandırmaya çalışayım dedim kendi kendime. Giyecek bir şeyler ayarlamak için dolabımı eşelemeye başladığımda yıllardır spor yapmadığım için eşofmanım olmadığını fark ettim. Dolabın diplerinde, mavi bir poşetin içinde gazeteciliğe yeni başladığım yıllardan kalma bir spor ayakkabısı bulabildim sadece. Yatak kıyafetlerim de gerçi bir parça yavşamış olmakla birlikte spor yapmaya müsaitti. Ayakkabıları ayağıma geçirdim, dolabın kapağındaki boy aynasında kendime baktım ve kararlı adımlarla salona yöneldim. Tam kapıdan çıkmak üzereyken anneannem yolumu kesti. Tam cesaretimi toplayıp işe girişmişken yoluma bir engel çıkması  canımı sıktı. “Ne oldu, ne var anneanne?” diye sordum terslenerek. “Yanına bir şey almadan mı çıkacaksın evladım?” diye sordu anneannem. “Hava güzel” dedim. “Kimliğini al en azından”, dedi. Kimlik sözünü duyar duymaz başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. O kadar uzun zamandır sokağa çıkmamıştım ki yanıma para, cüzdan, anahtar gibi şeyleri almam gerektiğini unutmuştum. Bir anda bütün cesaretim kırıldı, içimde odama dönmek için kuvvetli bir arzu belirdi. Ne yapacağımı bilemiyordum, aptallar gibi kapının önünde kalakalmıştım. “Dur ben getireyim kimliğini”, dedi anneannem. Kimliğimle birlikte paralarımı ve cep telefonumu da getirdi. Getirdiklerini elime tutuşturup sırtımı sıvazladı anneannem, “Hamsın, kendini çok zorlama, cep telefonunu da sakın yanından ayırma”, dedi. Korktuğumu itiraf etmek istemedim. Anneannem onca senelik hayat tecrübesiyle, tek başına dışarı çıkıp onlarca arabanın yanından geçerek evden yüzlerce metre uzaktaki yerlere gitmemi tuhaf karşılamıyorsa bir bildiği olmalıydı. Anneannemin yanağından öptüm, dedeme “Dışarıdan istediğin bir şey var mı?” diye sordum, kapıyı çekip çıktım. Daha merdivenin ilk basamaklarında korkudan gözlerim karardı, basamakları sonuna kadar indim, en alt basamağa oturup bir süre çocuklar gibi çevreye bakındım. Bir plan yapmam icap ediyordu. Sahile sağ salim varabilsem belki de planladığım gibi koşabilirdim. Aslında yürümek bile yeterdi, vücudumun uyuşukluğunu üzerimden bir parça atmış olurdum. Kritik olan aradaki mesafenin aşılmasıydı. Sorun sadece yanından onlarca araba geçen kaldırımlarda yürümek değildi. Karşıdan karşıya geçmek zorunda da kalacaktım. Yüreğim heyecandan gümbür gümbür atarken beş altı yaşlarımdayken annemin arabalarla ilgili tembihlerinden ne kadar sıkıldığımı hatırladım. Evden yaya olarak başka bir yere gitmek sorun edilmemesi gereken basit bir harekettir. Diye düşünmüştüm altı yaşındayken. Bunu hatırlayınca kazık kadar bir adam olarak dert ettiğim şeye şaşırdım. Altı yaşımın cesaretinden kuvvet alarak kalktım, gücümü topladım, ruhumun bütün imkanlarını seferber ettim, göğsümü kabarttım, omuzlarımı dikleştirdim, Moda sahiline doğru yola koyuldum. Sahildeki yaya yürüyüş yoluna ulaştığımda her yanım ter içinde kalmıştı. Bacaklarımda koşabilecek kuvveti bulamadım. Eski bir tüfekle kayaların üzerine bağlanmış rengarenk balonlara atış yaptıran adam dert edindiğim şeylere şaşılacak derecede uzaktı. Denizin umurunda değildim. Banklarda ürkek hareketlerle birbirlerine dokunmayı deneyen çiftlere, çok korkuyorum, beni de aranıza alır mısınız, diye sorsam olmazdı. Daha yolun yarısını bile yürüyemeden bacaklarım titremeye başladığından yürüyüşümü kısa kestim. Derin nefesler alıp ruhumu dönüş yoluna hazırlamaya çalıştım. Dönüş yolunda kornalar yüzünden kim bilir kaç kez yüreğim yerinden çıkacak gibi oldu. Belkemiğim kaskatı olmuştu, sıcak ve soğuk ter dalgaları yüzünden defalarca ürpermiştim. Elim dedemlerden yardım istemek için kim bilir kaç kez cep telefonuna gitmiş, her defasında son anda vazgeçmiştim. Odama ulaştığımda perişandım. Kendimi yatağa atıp soluklarımı düzene sokmaya çalıştım. Sonra göğsümün sarsıldığını, boğazımdan garip sesler çıktığını ve gözümden yaşlar geldiğini fark ettim. Ağlamanın nasıl bir şey olduğunu unutmuştum. Kimseler duymamalıydı. Kesik ve düzensiz hıçkırıklarımın bir ritme kavuşmasını istedim. Göz yaşlarım yanaklarımdan bir yaz yağmurunun damlaları gibi dökülmüyorlardı. Üzerime sonbahar bulutları çökmüş gibiydi. Ağladıkça rahatlayacağıma daha çok içleniyordum. Hıçkırırken omuzlarım sarsılıyor, ciğerlerim ağrıyordu. Uyumayı ölesiye arzu ediyordum. Ağlama faslı neden sonra bitti, hıçkırıklar yerlerini koyu kıvamlı bir hüzne bıraktı. Başımın içinde bir kayış vınlayarak dönüyor gibiydi, sol gözüm seğirmeye başladı. Beynime kan gitsin diye başımı yataktan aşağı sarkıttım. İşe yaramadı, kaygılıydım, içim acıyordu. Doğrulup oturdum, başımı ellerimin arasına aldım, sakinleşmem gerekiyordu. İyi şeyler düşünmeye çalıştım. Kendimle ilgili olmayan şeyler. Yapamadım. Başının içinde neler olup bittiğini boşver dedim kendi kendime. Tasarladığın eylemi gerçekleştirdin ya, sen ona bak, dedim. Yatağa uzandım, “eylem” sözcüğünü yüzlerce kez tekrarlayarak uyumayı başardım.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!



<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->